Ortaoyunu

13.04.2015 tarihinde 10. Sınıf Türk Edebiyatı Konu Anlatımı kategorisine eklenmiş, Kişi Okumuş ve 0 Yorum Yapılmış.

          Ortaoyunu

  • Geleneksel Türk tiyatrosunun birçok bakımlardan Karagöz’e benzeyen, ama canlı oyuncularla oynayan bir türü de orta oyunudur 16. ve 17. yüzyıllardaki kol oyunu, taklit oyunu, meydan oyunu ve zuhuri gibi oyuncu kollarının gösterilerinden kaynaklanan bu gösteri türü kesin biçimini ve orta oyunu adını 19. yüzyılda almıştır.
  • Karagöz’de olduğu gibi orta oyununda da yazılı bir oyun metni yoktur. Ana çizgileri bilinen bir konu ele alınarak, oyuncuların doğaçlama, yani tuluat yoluyla geliştirdikleri olaylar dizisi, gene Karagöz’dekine benzer konular ve ondakine benzer oyun kişileriyle sahneye getirilir.
  • Oyun yeri seyircilerin çevrelediği hemen hemen boş bir alandır. Erkek seyirciler ve kadın seyirciler ayrı ayrı yerlerde otururlar.
  • Orta oyununda Karagöz’ün karşılığı Kavuklu, Hacivat’ın karşılığı ise Pişekâr’dır. Öbür oyun kişileri Karagöz’deki kişilerle büyük benzerlik gösteren kalıplaşmış tiplerdir.
  • Ortaoyunu günümüzdeki epik tiyatroyu andıran açık biçimiyle her türlü yeniliği özümleyebilecek bir yapıya sahip olmakla birlikte, en parlak örneklerini verdiği 19. yüzyılda bir yandan tuluat tiyatrosunun yozlaştırıcı etkisi, bir yandan da batı etkisinin İstanbul’da yaygınlık kazanması yüzünden daha fazla gelişemeden sınırlı bir ölçüyü aşamamış ve güdük kalmıştır.
  • Günümüzde bu türden yararlanarak çağdaş ve yerli bir tiyatro yaratma çabaları da sürüp gitmektedir. Bu denemelerin başarılı örnekleri arasında İstanbul yaşayışını canlandıran Ahmet Kutsi Tecer’ın Köşebaşı (1948), Oktay Rifat’ın Oyun İçinde Oyun (1948), ve Haldun Taner’in Gözlerimi Kaparım Vazifemi Yaparım (1964) oyunlarını sayabiliriz.

Orta Oyununun Bölümleri:

Klasik bir orta oyunu Karagöz oyunundakine benzer biçimde giriş (mukaddime), karşılıklı konuşma (muhavere), fasıl ve bitiş bölümlerinden oluşurdu. Ama burada perde gazeli yerine Pişekâr’ın seyirciyi selamlaması ve zurnacıyla konuşarak oyunu açması, muhavere bölümünde ise Pişekâr ile Kavuklu’nun tanışma konuşmaları (arzbâr)ve Kavuklu’nun sonunda rüya olduğu anlaşılan bir olayı anlatması (terkerleme) gibi özellikler ortaoyununun Karagöz’den ayrildığı bazı ayrıntılardır

Mukaddime(giriş):

Alana önce çalgı eşliğinde oyunun iki ana tipinden biri olan Pişekâr girer, baş çalgıcı sayılan zurnacıyla kısa bir konuşmanın ardından, oyunun adını söyleyerek gösteriyi başlatır.

 ( Muhavere):

Bu bölüm Kavuklu ile Pişekâr’ın birbirleriyle tanıdık çıktıkları tanışma konuşmasıyla başlar. Kendi, içinde ikiye ayrılır:

Arzbar:  Pişekâr ile Kavuklu’nun tanışma konuşmalarından oluşur. Kavuklu ile Pişekâr’ın birbirinin sözlerini ters anlamaları seyircide bir gülmece oluşmasını sağlar.

Tekerleme:   Kavuklu’nun, sonunda rüya olduğu ortaya çıkan bir öykü anlattığı bölümdür. Kavuklu, başından geçen olağan dışı bir olayı Pişekâr’a anlatır. Pişekâr da bunu gerçekmiş gibi dinler, sonunda bunun düş olduğu anlaşılır.

Fasıl(Oyun):

Asıl oyunun yer aldığı fasıl bölümünde Kavuklu sürekli olarak alanda kalır, oyunun konusuna göre sahneye çıkan çeşitli tiplerle güldürücü konuşmalar yapar. Bu bölümde zaman zaman Pişekâr da alana gelerek ya yeni tipleri Kavuklu’yla tanıştırır ya da oyunun akışını yönlendirir. Oyundaki düğüm genellikle, Karagöz oyununda olduğu gibi sarhoş tipinin ortaya çıkmasıyla çözülür.

Bitiş:

Çok kısa olan bitiş bölümünde Pişekâr ile Kavuklu karşılıklı birkaç söz söyledikten sonra, Pişekâr’in oyunun son bulduğunu açıklaması, işlemiş oldukları kusurlardan ötürü özür dilemesi, gelecek oyunun adını, yerini ve zamanını açıklamasıyla oyun son bulur, Kavuklu ve Pişekâr müzik eşliğinde alandan çıkar.

 

Orta Oyunu Örnekleri

KAVUKLU: Sorma Tosuncuğum, bir felâket atlattım ki tarif kabul etmez…

PÎŞEKÂR: Aman, geçmiş olsun Hamdiciğim!

KAVUKLU: Geçmiş olsun ki, geçmiş olsun…

PÎŞEKÂR: Naklet bakayım, merak ettim.

KAVUKLU: Canım, geçende fırtına çıkmadı mıydı?

PÎŞEKÂR: Evet, hattâ ben korkudan evin bodrumuna kaç­mıştım; sen nerede idin?

KAVUKLU: Ben göklerde…

PÎŞEKÂR: Deme!…

KAVUKLU: Nasıl deme!… Hâlâ tir tir titriyorum… Hasım hasım yanıyorum…

PÎŞEKÂR: Sakın sıtma olmasın?

KAVUKLU: Sıtma kaç para eder!…

PÎŞEKÂR: Vâh, vâh!… Aman Hamdiciğim, anlat bakayım…

KAVUKLU: İşte, o fırtına sabahı idi. Rüzgâr daha pek o kadar esmiyor, yağmur azar azar çiseliyordu. Evden şemsiyeyi al­dım; açtım: Dırağman, Fethiye yolunu tuttum. Fâtih Meyda­nı’na geldim, rüzgâr ziyâdeleşti.

PÎŞEKÂR: Açık, yüksek yerde öyledir.

KAVUKLU: Baktım ki şemsiye dikilmeğe başladı, nerede ise elimden kurtulacak… Sıkı sıkı sapına sarıldım.

PÎŞEKÂR: Allah vere de bocalamayaydın!

KAVUKLU: Bocalamak nerede?… Rüzgâr sertleştikçe sert­leşti, şemsiye dikildikçe dikildi.

PÎŞEKÂR: Aman!

KAVUKLU: Amanı zamanı yok… Bir aralık vücûdümde bir ha­fiflik duydum. Dikkat ettim ki Fâtih Camii’nin kapısının üstü ile bir hizâye gelmişim… Kurşunlar bana doğru…

PÎŞEKÂR: Ne diyorsun? Yat aşağı… Maazallah bir tanesi isa­bet etti mi?

KAVUKLU: Tosun, sen bunamışsın! Tüfek kurşunu değil… Kubbe kurşunları…

PÎŞEKÂR: Hay Allah müstehakını versin… Yüreğim hop etti!

KAVUKLU: Benimkini sorma, neler etti? Ben, hâlâ yürüyorum zannediyordum. Bir de göz ucu ile bakayım ki ayaklarım yer­den kesilmiş, ben, on beş arşın yükselmiş değil miyim?

PÎŞEKÂR – E..yl… Sonra?…

KAVUKLU: Sonrası, büyük kubbe, derken şerefesi, alemleri…

PÎŞEKÂR: Yâ düşseydin?…

KAVUKLU: Kabil mi? Şemsiyenin sağlam olduğunu biliyor­dum. Artık aşağılara bakmıyordum. Gözlerim kararır diye kor­kuyordum. Uç babam, uç…

PÎŞEKÂR: Oh, ben senin yerinde olsam çaylak maylak, ak­baba kovalar, yakalardım.

KAVUKLU: O havada rast gelirsen…

PÎŞEKÂR: Aman Hamdiciğim, bir şeyi daha merak ettim…

Yolu nasıl buluyordun? Pusulan var mıydı?

KAVUKLU: Pusulam yoktu amma, cebimde, kâğıdının üzeri haritalı cigara kâğıdı vardı; çıkarıp bakıyordum.

PÎŞEKÂR: Acaba, nerelere kadar gittin?

KAVUKLU: Düz gitseydim, muhakkak Şam’ı bulmuştum… Fa­kat dik gittiğim için, haritadan bulunduğum noktayı ta’yin et­tim ki Çukurbostan üzerindeyim.

PÎŞEKÂR: E… Ne ise?… Pek o kadar uzun değil.,.

KAVUKLU: Evet… Ne diyordum…

PÎŞEKÂR: Çukurbostan üzerindeyim, diyordun!

KAVUKLU: Hâ… Bir de, rüzgâr birdenbire kesilmez mi? Baş­ladım inmeğe…

PÎŞEKÂR: Aman!…

KAVUKLU: Aman ki aman… Tam yarı yola kadar indim, gü­neş de çıktı… Çıkar çıkmaz gözlerim kamaştı… Ne oluyorum demeğe kalmadı, şemsiye ‘Paff!’ dedi, delindi…

PÎŞEKÂR: Eyvah!…

KAVUKLU: İşitiyordum, mahalle çocukları, “Gökten adam yağı­yor!” diye bağırıyorlardı. Onları dinleyeyim derken, şemsiye ter­sine döndü. Harita elimden düştü. Ben de kendimi bıraktım.

Yazar Hakkında
admin

Yazar : admin

Yazar Hakkında :

Yazarın Tüm Yazıları İçin Tıklayınız

Yorumlar
İsminiz
E-Posta Adresiniz
Yorumunuz

This blog is kept spam free by WP-SpamFree.

Yorum onaylama sistemi etkin; yorumunuzun yayınlanması biraz zaman alabilir.