Şiir Tahlilleri- Goethe’nin Hz. Muhammed’in (s.a.s) Nağmesi Adlı Şiirinin Tahlili

04.04.2013 tarihinde kategorisine eklenmiş, Kişi Okumuş ve 0 Yorum Yapılmış.


Hz. Muhammed’in (s.a.s) Nağmesi
Muhittin KÜÇÜK
Bakın, kaynak nasıl fışkırmakta

Kayalardan neşe ile

Nurlu yıldızlar gibi pırıl pırıl!

Bulutlar üzerinden melekler

Onun gençliğini beslerdi

Fundalıklardaki kayalar arasında.

Taptaze, gencecik

Raks ederek bulutlardan

Mermer kaynaklara iner,

Tekrar yükselir sevinç

Nağmeleriyle semaya.


Dağ geçitlerinde, o

Kovalıyor rengârenk çakılları,

Koparıp sürüklüyor genç önder

Kardeş kaynakları da birlikte.

Çiçekler açıyor aşağı vadide

Yeşeriyor çimenler adım attığı her yerde

Nefesinden.

Onu yolundan alıkoyamıyor hiçbir

Karanlık vadi, hiçbir çiçek

Aşk dolu gözlerle onu süzerek

Dizlerini sarıp tutamaz

Düzlüğe gidiyor kıvrılarak akışı.

Karışıp birleşerek

Dost oluyor dereler.

İniyor şimdi ovaya

Gümüş pırıltılarla,

Ovalar onunla ihtişama bürünür.

Ovalardan ırmaklar,

Dağlardan dereler

Sevinçle sesleniyor ona: Kardeş,

Kardeş, kardeşlerini de al,

Beraber ezelî atana götür,

Açılmış kollarıyla

Bizi bekleyen

Ebedî okyanusa.

Eyvah, boşuna açılmış kollarla bekler

Hasret çektiği bizleri kucaklasın diye;

Çünkü, ıssız çölde bizi yer

Kumlar.

Tepemizde güneş emip bitirir kanımızı,

Ve bir tepe engelliyor.

Göle varmamızı.

Kardeş,

Ovalardan gelen kardeşlerini de al,

Dağlardan gelen kardeşlerini de al,

Birlikte götür atana!

Gelin hepiniz!

Ve coşuyor şimdi o

Bütün ihtişamıyla,

Bir nesil kaldırır bu Sultan’ı yükseklere,

Ve kükreyince o, zaferler kazanıyor,

İsimler veriyor beldelere,

Şehirler oluşuyor ayak bastığı her yerde.

Durdurulmaz bir akınla devam ediyor,

Kulelerin alevli zirvelerine,

Mermer sarayları, hilkatinin icabı

Arkasında bırakarak.

Sedir ağaçlı evler atlas taşır

Geniş omuzlarında,

Dalgalanarak başının üstünde

Binlerce sancak yükseliyor göklere

İhtişamına şehadet ederek.

Ve böylece kavuşturuyor kardeşlerini,

Sevdiklerini, evlâtlarını

Gönlü muhabbetle dolu, onları

Bekleyen Yaratıcı’ya.
1993-1994 öğretim yılında Amasya Eğitim Fakültesinde bir dönem misafir öğretim görevlisi olarak Türkçe derslerine girmiştim. Yukarıdaki şiiri, sınıf öğretmenliği bölümü üçüncü sınıf öğrencilerine, şairini söylemeden okumuş ve şiirin kısaca yorumunu yaptıktan sonra “Arkadaşlar sizce bu şiir kime ait olabilir?” diye sormuştum. Herkes kendince bir tahminde bulunmuştu. Kimi “Mehmet Akif” dedi. Kimi Necip Fazıl, kimi Yahya Kemal, kimi Faruk Nafiz, kimi Arif Nihat Asya… En sonunda dedim ki: “Hayır arkadaşlar, tahminlerinizin hiçbiri doğru değil, çünkü bu şiir ünlü Alman şairi Goethe’ye aittir. Öğrencilerin hepsi çok şaşırdı. Böyle bir sonucu hiç beklemiyorlardı. Ön sırada oturan ve kıvırcık saçları omuzlarından aşağı sarkan; ince, zayıf, esmer bir kız öğrenci gözleri yaşararak ve hayıflanarak; “Hocam bir yabancı Peygamberimize böylesine değer verirken, biz O’nu tanımıyoruz, O’na yabancı kalıyoruz.” dedi. Bakışlarından anladığım kadarıyla diğerleri de aynı duyguyu paylaşıyordu. Ben de derin bir teessürle “Maalesef öyle” dedim.
Evet, bin kere, yüz bin kere maalesef kıymetini bilmediğimiz daha nice değerlerimiz var. Ama bu değer, bütün değerlerimize değer kazandıran değerler üstü bir değer. Bu değer; hayatımızdan çıkanca, hayatın anlamsızlaştığı bir değer. Bu değer; milletçe sahip olduğumuz
bütün erdemlerin, bütün güzelliklerin kaynağı, temeli olan bir değer. Bu değer Mehmet Akif’in ifadesiyle “Bütün beşeriyetin kendine medyun” olduğu yücelerden yüce bir değer. O’na yabancı kalmak ne büyük kayıp, ne büyük acı; çünkü O’na yabancı kalmak demek insana, insanın gerçeğine; saadete, huzura, emniyete velhasıl bütün faziletlere, hepsinden önemlisi ve hepsinden öte Allah’a yabancı kalmak demektir.
İşte Goethe, pek çok akl-ı selim sahibi batılı düşünür ve sanatkâr gibi “Levlâke levlâke vema halâktül eflâk – Sen olmasaydın, eğer sen olmasaydın âlemleri yaratmazdım.” hitabına mazhar olan bu Yüce Kametin farkına varan, O’na yabancı kalmayan büyük bir şair. O, şiirlerinde referans olarak sık sık İslâmî kaynaklara, özellikle de Kur’ân-ı Kerim’e müracaat etmiştir. Doğu-Batı Divanı(2) adını verdiği şiir kitabında bunu açıkça görmek mümkündür. Gençlik yıllarından itibaren İslâm’a büyük ilgi duyan Goethe, “Friedrich David Megerlin’in Arapça’dan Almanca’ya, Ludorico Marraccios’un Arapça’dan Lâtince’ye yaptıkları Kur’ân-ı Kerim tercümelerinden mukayeseli bir çalışma yapar ve muhtelif on sureden bir de Kur’ân-ı Kerim Hulâsası (Koran- Auszüge) meydana getirir.” (3)
Burada Goethe’nin Müslüman olup olmadığı tartışmasına girmek istemiyorum. Ancak onun İslâmiyet’e büyük sempati duyduğu ve Hz. Muhammed’in hak peygamber olduğunu kabul ettiği eserlerinden anlaşılmaktadır. (4) “Hz. Peygamberin hayatını K. E. Oeliner’in “Mohamed” adlı esrinden okuyan Goethe, “Çok kısa bir süre önce İslâm peygamberinin hayatını büyük bir ilgi ile okuyup tahsil ettikten sonra gördüm ki O, asla yalancı bir peygamber değildir.” (5) sözüyle O’nun hak peygamber olduğunu açıkça ifade etmiştir. Açık olan bir şey daha varsa o da Goethe’nin Hz. Muhammed’e olan derin hayranlığı ve sevgisidir.
Goethe, 70 yaşına girdiği yıl, ramazan ayında kendini kastederek söylediği şu sözle Hz. Muhammed’e olan sevgi ve hayranlığını bütün samimiyetiyle ortaya koymuştur: “Kur’ân-ı Kerim’in Peygambere semadan indirildiği bu mübarek geceyi o, niçin hürmetle tes’it etmesin.”(6)
Goethe, Kur’ân-ı Kerim’i okuduktan sonra 1772 yılında, Hz. Muhammed’le (s.a.s) ilgili büyük bir piyes yazmaya girişir. (7) “Mohamed-Drama” adını verdiği bu piyesin girişinde Peygamberimizin tevhid inancına ulaşması dile getirilir. Sonra Hz. Muhammed’le (sav) süt annesi Halime arasında geçen bir konuşmadan söz edilir. Ardından da Hz. Ali ve Hz. Fatıma arasında Peygamberimizi anlatan bir diyalog geçer. Goethe piyesi tamamlayamaz, ama piyesin Hz. Ali ile Hz. Fatıma arasındaki diyalog kısmından yukarıda verdiğimiz şiir ortaya çıkar.Muhammed’in Nağmesi (8) için naat demek yanlış olmaz sanırım. Çünkü bu şiirde Goethe baştan sona kadar temsilî bir üslûpla Hz. Muhammed’i anlatmakta, ondan sevgi ve övgüyle söz etmektedir. Şiirle ilgili seziş ve duyuşlarımı, kırık dökük de olsa sizlerle paylaşmak istiyorum.
Mekke’de “Fundalıklardaki kayalıklar arasında” alnında nübüvvet nuru, “El-Emin” sıfatıyla vasıflanmış pırıl pırıl bir genç dolaşmaktadır. Bulutlar O’na gölgelik yapmakta, melekler etrafında pervane kesilmekte; ağaçlar, kayalar, kuşlar O’na selâm durmaktadır. Kısacası “Kayalardan neşe ile nurlu yıldızlar gibi pırıl pırıl” bir kaynak fışkırmaktadır. Gücünü ilâhî vahiyden alan bu kaynak;
Taptaze, gencecik
Raks ederek bulutlardan
Mermer kayalara iner,
Tekrar yükselir sevinç
Nağmeleriyle semaya.
Bu ilâhî kaynaktan kana kana ilk su içen O’na en yakın olan insan, hanımların hanımı, annelerin annesi Hz. Hatice Validemiz oluyor. Ardından Ebu Bekir’ler, Ali’ler, Bilâl’ler, Osman’lar, Talha’lar koşuyorlar bu yüce kaynağa. Derken;
Dağ geçitlerinde, O
Kovalıyor rengârenk çakılları,
Koparıp sürüklüyor genç önder
Kardeş kaynakları da birlikte.
Çiçekler açıyor aşağı vadide
Yeşeriyor çimenler adım attığı her yerde
Nefesinden.
Tabiî ki bu tertemiz, pırıl pırıl akan kaynaktan rahatsız olanlar boş durmuyor; bin bir türlü engelle yolunu kesmeye çalışıyorlar. İşkenceler, hakaretler fayda etmeyince servetle, kadınla, saltanatla O’nu yüce hedefinden alıkoymak istiyorlar. O ise bunları elinin tersiyle iterek “Güneşi sağ elime, ayı sol elime verseler ben bu davadan vazgeçmem.” diyor ve yoluna devam ediyor:
O’nu yolundan alıkoyamıyor hiçbir
Karanlık vadi, hiçbir çiçek
Aşk dolu gözlerle O’nu süzerek
Dizlerini sarıp tutamaz
Düzlüğe gidiyor kıvrılarak akışı.
Aşkla, muhabbetle, uhuvvetle, feragatle, ihsanla, ihlâsla beslenen bu güzel ırmak hedefine doğru coşkuyla akıyordu Hamza’larla, Ömer’lerle biraz daha güçlenerek…
Karışıp birleşerek
Dost oluyor dereler.
İniyor şimdi ovaya
Gümüş pırıltılarla,
Ovalar O’nunla ihtişama bürünür.
Mekke o yüce ırmağın kendileri için ab-ı hayat olduğunu anlayamıyorsa, Taif O’nu acımasızca taşa tutuyorsa; Medine O’na koşuyor aşkla, Medine O’na kucak açıyor yiğitçe, mertçe, cömertçe ve;
Ovalardan ırmaklar,
Dağlardan dereler
Sevinçle sesleniyor O’na: Kardeş,
Kardeş, kardeşlerini de al,
Beraber ezelî atana götür,
Açılmış kollarıyla
Bizi bekleyen
Ebedî okyanusa.
Ancak ebedî okyanusa ulaşmak o kadar kolay değildir. Daha nice çetin tepeler, sarp dağlar vardır önlerinde; zulümler, boykotlar, sürgünler… Yer yer endişeye kapılanlar olur ve yürekleri burkularak derler ki:
Eyvah, boşuna açılmış kollarla bekler
Hasret çektiği bizleri kucaklasın diye;
Çünkü, ıssız çölde bizi yer
Kumlar.
Tepemizde güneş emip bitirir kanımızı,
Ve bir tepe engelliyor
Göle varmamızı.
Ama bu endişe yersizdir. Tarihin akışını değiştirecek olan bu şanlı gidişi hiçbir tepe, hiçbir dağ durduramayacaktır. Nitekim gittikçe kabaran bu ırmağın bir kolu sessizce uzak diyarlara, Habeşistan’a uzanır. Çünkü bu, kaderin onlar için çizdiği bir yoldur. Çünkü oradan gelen ve belki sahiplerinin bile bilmediği sesiz bir çağrı vardır:
Kardeş,
Ovalardan gelen kardeşlerini de al,
Dağlardan gelen kardeşlerini de al,
Birlikte götür atana!
Nice maceradan, nice tehlikelerden sonra ırmağın ana kolu da Medine’ye ulaşıyor ve ardından Hebeşistan’dan coşkuyla akıp gelen diğer koluyla birleşiyor bu kutlu şehirde ve büyük bir nehir oluyor. Gürül gürül akan bu nehir geçtiği her yeri kirden, pastan arındırıyor; insanlığın kıyamete kadar minnet ve şükranla anacağı yepyeni bir medeniyeti yeşertiyor:
Gelin hepiniz!
Ve coşuyor O
Bütün ihtişamıyla,
Bir nesil kaldırır bu Sultan’ı yükseklere,
Ve kükreyince O, zaferler kazanıyor,
İsimler veriyor beldelere,
Şehirler oluşuyor ayak bastığı her yerde.
Bedir şahlanış, Uhud çetin imtihan, Hendek şanlı direniş, Hudeybiye gizli fetih oluyor ve yıllarca hakikate susamış gönüller akın akın O’na koşuyor; gönlü hakikate açılan krallar tacını tahtını bırakıp o nehirde bir damla olmaya can atıyor. Ve;
Durdurulmaz bir akınla devam ediyor,
Kulelerin alevli zirvelerine,
Mermer sarayları, hilkatinin icabı
Arkasında bırakarak.
Sessizce aktığı Medine’den kardeş dereleri, çayları, ırmakları da yanına alarak gürül gürül Mekke’ye dönüyor, her zamanki gibi “tiynet-i pakine” yaraşır şekilde geçtiği her yeri yeşerterek:
Sedir ağaçlı evler atlas taşır
Geniş omuzlarında,
Dalgalanarak başının üstünde
Binlerce sancak yükseliyor göklere
İhtişamına şehadet ederek.
Medine’den yola çıkan bu mukaddes nehir coştukça coşuyor; O’nunla birlikte binler, on binler Mekke’ye doğru koşuyor. Aslında bu gidiş Mekke’ye değildir. Bu gidiş o kutlu hedefe, sonsuz rahmetle müntesiplerini ölümsüzlüğe taşıyan ebediyet okyanusunadır. Bu gidiş, âlemlerin Rabbi olan Allah’adır:
Ve böylece kavuşturuyor kardeşlerini,
Sevdiklerini, evlâtlarını
Gönlü muhabbetle dolu, onları
Bekleyen Yaratıcı’ya…
Please follow and like us:
Yazar Hakkında

Yazar : admin

Yazar Hakkında :

Yazarın Tüm Yazıları İçin Tıklayınız

Yorumlar
İsminiz
E-Posta Adresiniz
Yorumunuz

This blog is kept spam free by WP-SpamFree.

Yorum onaylama sistemi etkin; yorumunuzun yayınlanması biraz zaman alabilir.

  • Meta

  • Enjoy this blog? Please spread the word :)