2013-2014 11. Sınıf Dil ve Anlatım Ders Kitabı Cevapları (Evrensel İletişim Yayınları) (Gezi yazıları) sayfa 81-95

06.02.2013 tarihinde 11. SInıf Dil ve Anlatım Kitabı Cevapları kategorisine eklenmiş, Kişi Okumuş ve 2 Yorum Yapılmış.

ÖN HAZIRLIK

1……
2.Ürgüp’ün tarihi, coğrafi, ekonomik ve siyasi özellikleri
 Kapadokya, (Pers dilinde “Güzel Atlar Ülkesi” anlamına gelir). Bölge 60 milyon yıl önce; Erciyes, Hasandağı ve Güllüdağ’ın püskürttüğü lav ve küllerin oluşturduğu yumuşak tabakaların milyonlarca yıl boyunca yağmur ve rüzgâr tarafından aşındırılmasıyla ortaya çıkmıştır.
İnsan yerleşimi Paleolitik döneme kadar uzanmaktadır. Hititler’in yaşadığı topraklar daha sonraki dönemlerde Hırıstiyanlığın en önemli merkezlerinden biri olmuştur. Kayalara oyulan evler ve kiliseler bölgeyi Hıristiyanlar için devasa bir sığınak haline getirmiştir.
Kapadokya bölgesi, doğa ve tarihin bütünleştiği bir yerdir. Coğrafi olaylar Peribacaları’nı oluştururken, tarihi süreçte, insanlar da bu peribacalarının içlerine ev, kilise oymuş, bunları fresklerle süsleyerek, binlerce yıllık medeniyetlerin izlerini günümüze taşımıştır.
İnsan yerleşimlerinin Paleolitik döneme kadar uzandığı Kapadokya’nın yazılı tarihi Hititlerle başlar. Tarih boyunca ticaret kolonilerini barındıran ve ülkeler arasında ticari ve sosyal bir köprü kuran Kapadokya, İpek Yolu’nun da önemli kavşaklarından biridir.
Peri bacalarının Oluşumu
KAPADOKYA’NIN KONUMU
Roma İmparatoru Augustus zamanında Antik Dönemyazarlarından Strabon Kapadokya Bölgesi’nin sınırlarını güneyde Toros Dağları, batıda Aksaray, doğuda Malatya ve kuzeyde Doğu Karadeniz kıyılarına kadar uzanan geniş bir bölge olarak belirtir. Bu günkü Kapadokya Bölgesi Nevşehir, Aksaray, Niğde, Kayseri ve Kırşehir illerinin kapladığı alandır. Daha dar bir alan olan kayalık Kapadokya Bölgesi ise Uçhisar, Göreme, Avanos, Ürgüp, Derinkuyu, Kaymaklı, Ihlara ve çevresinden ibarettir.
VOLKANLARIN PATLAMASI VE JEOLOJİK OLUŞU
Kaya yapısı:
Kapadokya Bölgesi’ndeki Erciyes, Hasandağı ve Göllüdağ jeolojik devirlerde aktif birer volkandı. Bu volkanla birlikte diğer çok sayıdaki volkanların püskürmeleri Üst Miyosen’de ( 10 milyon yıl önce) başlayıp, holosen’e (Günümüze) kadar sürmüştür. Neojen gölleri altındaki yanardağlardan çıkan lavlar, platoda, göller ve akarsular üzerinde 100-150m. kalınlığında farklı sertlikte tüf tabakasını oluşturmuştur. Bu tabakanın bünyesinde tüften başka tüffit, ignimbirit tüf, lahar, volkan külü, kil, kumtaşı, marn aglomera ve bazalt gibi jeolojik kayaçlar bulunmaktadır. Ana volkanlardan püsküren maddelerle şekillenen plato, şiddeti daha az küçük volkanların püskürmeleriyle sürekli değişime uğramıştır. Üst Pliosen’den başlayarak başta Kızılırmak olmak üzere akarsu ve göllerin bu tüf tabakasını aşındırmaları nedeniyle bölge bugünkü halini almıştır.
Peri bacaları nasıl oluştu:
Vadi yamaçlarından inen sel suşarının ve rüzgarın, tüflerden oluşan yapıyı aşındırmasıyla “Peribacası” adı verilen ilginç oluşumlar ortaya çıkmıştır.
Sel sularının dik yamaçlarda kendine yol bulması, sert kayaların çatlamasına ve kopmasına neden olmuştur. Alt kısımlarda bulunan ve daha kolay aşınan malzemenin derin bir şekilde oyulması ile yamaç gerilemiş, böylece üsy kısımlarda yer alan şapka ile aşınmadan korunan konik biçimli gövdeler ortaya çıkmıştır.. Bu durum, peri bacalarının oluşumunda, rüzgar etkisinden çok yagmur sularının yüzeydeki akışının daha önemli oldugunu ortaya koymaktadır. Yağmur sularının bu denli etkili ve güçlü yüzey akıntısı olarak gelismesine ise en önemli etken bitki örtüsünün azlıgı ve tüflerin geçirimsiz olmasıdır.
Daha çok Paşabağı civarında bulunan şapkalı peribacaları konik gövdeli olup, tepe kısımlarında bir kaya bloku bulunmaktadır. Gövde tüf, tüffit ve volkan külünden oluşmuş kayaçtan; şapka kısmı ise lahar ve ignimbirit gibi sert kayaçlardan oluşmaktadır. Yani şapkayı oluşturan kaya türü, gövdeyi oluşturan kaya topluluğuna oranla daha dayanıklıdır. Bu peribacasının oluşumu için ilk koşuldur. Şapkadaki kayanın direncine bağlı olarak, peribacaları uzun veya kısa ömürlü olmaktadır. Ayrıca şapka kaya, zayıf tüfün erozyonunu geciktirerek peri bacalarının yüksekligini kontrol eder.
Peri bacalarının çapları ise 1 m ile 15 m arasında değişmektedir. Çatlak aralığının 1 m’den küçük olması veya 15 m’den büyük olması durumunda ise peri bacası gelişimi gözlenmemektedir.
Kapadokya Bölgesi’nde erozyonun oluşturduğu peribacası tipleri; şapkalı, konili, mantar biçimli, sütunlu ve sivri kayalardır. Peribacaları en yoğun şekilde Avanos – Uçhisar – Ürgüp üçgeni arasında kalan vadilerde, Ürgüp Şahinefendi arasındaki bölgede Nevşehir Çat kasabası civarında, Kayseri Soğanlı vadisinde ve Aksaray Selime köyü civarında bulunmaktadır. Peribacalarının dışında vadi yamaçlarında yağmur sularının oluşturduğu ilginç kıvrımlar bölgeye ayrı bir özellik katmaktadır. Bazı yamaçlarda görülen renk armonisi lav tabakalarının ısı farkından dolayıdır. Bu oluşumlar Uçhisar, Çavuşin, Güllüdere, Göreme, Meskendir, Ortahisar Kızılçukur ve Pancarlı vadilerinde gözlenir.
Yukarıdaki resim adeta peribacaları müzesi olarak nitelendirilen Avanos’un Paşabağı mevkiinden çekilmiştir. Peribacalarının oluşumu ndan olgunlaşıp bozulmasına kadar bütün evreler görülmektedir.
3.Ürgüp ile ilgili gezi yazısı
 Nice yollardan geçen, nice dağlar, nice sular gören bir gezgin olsanız bile, Kapadokya’yı ilk görüşünüzde diliniz tutulur! Çünkü daha önce aklınıza bile getiremeyeceğiniz bir coğrafya, kilometrekarelerce genişliğinde bir alana yayılmış, sizi büyülemeye başlamıştır. İlk anda duyduğunuz şaşkınlık kısa zamanda hayranlığa dönüşür. Nobel Edebiyat Ödülü kazanmış olan şair Seferis’in tanımıyla, ‘anlaşılmaz oyuncaklarla dolu bir yayla’ gözlerinizin önündedir. Karşınızdaki manzarayı suyun ve rüzgârın yarattığına inanmakta güçlük çekersiniz. Bu dünyada değil de, başka bir dünyada olduğunuzdan kuşku duymaya başlarsınız peribacaları arasında dolaşırken.
 Kapadokya, gerçekte yanardağların yeryüzüne armağanıdır. Oluşum öyküsü milyonlarca yıl önce aktif birer yanardağ olan Erciyes ve Hasan Dağı’nın püskürttüğü lavların kilometrelerce öteye yayılıp soğumasıyla başlar. Bu tüflerin rüzgâr, yağmur ve sellerin etkisiyle aşınması taştan şapkalarını başında taşıyan peribacalarını yaratmıştır. Kolay kazınan tüf yüzeylerini oyan insanoğlu, kendisine evler, kiliseler ve yeraltı kentleri yaparken coğrafyayı tarihle buluşturmuştur. Hititler, Frigler, Medler, Persler, Makedonyalılar, Romalılar, Pontuslular, Selçuklular ve Osmanlılar bu tarih buluşmasının sahnesine çıkan uygarlıklardır.
Dört mevsimin de yarattığı etki farklıdır Kapadokya’da, bu yüzden gezginler ne zaman gitseler başka duygular yaşarlar. İlkbaharda mor renkli irisler doldurur Uçhisar’ı. Beyaz atlara binilir. Bisikletlerinin pedallarını çevire çevire yöreyi dolaşan gezginlerle dolar yollar. Bahar yağmurlarının ardından güneş çıktığında, gökyüzü rengarenk ebemkuşaklarıyla taçlandırır Ürgüp’ü. Saçları Hititlerden beri hep aynı şekilde örülen kız çocukları elele tutuşup şarkılar söylerler arnavut kaldırımlı ara sokaklarda. Baharın yarattığı coşku ağaçlardan başlayarak tüm Kapadokya’ya yayılır ve size ‘iyi ki yaşıyorum’ dedirtir. 
Yaz geldiğinde insan eliyle oyulan mağaraları andıran taş evlerde şaraplar yudumlanır. Sıcaktan kaçtığınızda, bu yapıların serinliğine sığınırsınız. Göreme’de halı satan dükkanların önünde satıcılar halıların üzerlerindeki desenlerin ne anlama geldiğini anlatırlar müşterilerine. Ortahisar Kalesi’nin altında bir gelin gibi süslenen develerin sırtlarına binip fotoğraf çektirirken İpek Yolu’nu anımsamaktan alıkoyamazsınız kendinizi. Peribacalarının altında kadınlar, kendi elleriyle yaptıkları bez bebekleri satarlar. Geceleri turistik lokantaların pencerelerinden davulun zurnanın sesi yayılır ve folklor ekipleri tüm becerilerini sergilerler. Gösterinin sonunda dansöz sahneye çıkar ve yalnızca kalçalarını değil, dünyayı da sallar!
Sonbahar altın sarısına dönüşen lekeler yaratır bitki örtüsünde. Vadilerdeki toprak patikalarda yürüyen gezginler aniden karşılarına çıkan tuhaf şekilli oluşumları heyecanla birbirlerine gösterirler. Akşam üzeri Zelve Vadisi’nde peribacalarının üzerine düşen ışığın onlarla seviştiğini sanırsınız. Kızılvadi’nin tepelerine çıkıp güneşin kırmızı bir gökyüzünde ucunda yitip gittiğini izlerken, yanınızda sevdiğiniz yoksa hayıflanırsınız. Sevdiğiniz yanınızdaysa, coğrafyanın yarattığı romantizm aynı kadehten şarap içirtir size. Kapadokya böyledir, aşk orada insana usul usul yanaşır. Peribacaları el ele tutuşamaz ama, sizin elleriniz tutuşmak içindir. Hatta havada taklalar atarak sevinç saçan güvercinlere bile öykünürsünüz Kapadokya’da gezerken içinizde aşk varsa. Sonra bindiğiniz rengarenk balondan aşağıdaki kartpostala uzun uzun bakarsınız belleğinize iyice kazınsın diye. Balon turları, Kapadokya’nın en ilgi çekici aktivasyonlarından biridir ve yeryüzünün başka hiçbir yeri altınıza böylesine çekici bir coğrafya seremez. 1997 yılında Dünya Hava Olimpiyatları’nın Sıcak Balon Yarışmaları da burada yapılmıştır.
Kışın Kapadokya’ya kar yağdığında, masalsı bir sessizlikle örtülür yeryüzü. Kızılırmak’ın kıyısındaki Avanos’ta eski bir geleneği yaşatan çömlek ustaları, kalabalıkların çekildiği bu zamanı tezgâhlarının başında çamura yeni şekiller vererek geçirir. Bacalardan tüten duman hayatın sürdüğünü gösterir size. Uzaklarda görünen Erciyes Dağı beyaza keser. Rüzgârla savrulan kar derin vadilerin, güvercinliklerin, kayalardaki oyukların içine girer. Evlerin bahçeleri kardanadamlarla ve kartopu oynayan çocuklarla dolar. Kar peribacalarının üzerine beyaz bir şal gibi durur.
Kapadokya geniş bir alana yayılmış bir mozayiği andırır. Bu mozayiğin parçaları arasında manastırlarla dolu Ihlara Vadisi, içine girdiğinizde ürpermekten kendinizi alamayacağınız Derinkuyu ve Kaymaklı yeraltı kentleri, Avcılar’daki kaya mezarları, şaraplarıyla ünlü Ürgüp, Çavuşin’deki yörenin en eski kiliselerinden bir olan St.Jean-Baptiste Kilisesi, Selçuklu yapılarıyla dolu Aksaray, Hacı Bektaş Veli’nin türbesinin bulunduğu Hacı Bektaş, bir taş devri yerleşimini andıran Mustafapaşa (Sinasos) vardır. Nevşehir’e 8 km. uzaklıktaki Uçhisar, yeraltındaki doğal soğuk hava depolarında narenciyelerin saklandığı Ortahisar ve gruplar halinde zamana direnen peribacalarının toplandığı Zelve Vadisi bu görkemli sahneyi onlarla paylaşırlar. Göreme bir açıkhava müzesine dönüşmüştür. Tokalı; Çarıklı, Karanlık, Meryem Ana, Elmalı, Yılanlı, Barbara kiliseleri buradadır. Bütün bu zenginlikler, Kapadokya’yı bir anlamda da içinden çıkılması güç bir dolambaca dönüştürür. Bu yüzden yöreyi gezerken elinizden harita hiç eksik olmaz.
Kapadokya’da zaman geçmişle bugün arasında gidip gelir. Gün doğmadan önce, peribacalarının siluetleri alacakaranlığın içinde ürkütücü şekillere dönüşür; derken ışık yükselir ve doğa büyüleyici bir coğrafya ve jeoloji dersi vermeye başlar. Gümüş kolyelerin, kilden yapılmış testilerin, nazar boncuklarının, oyalı mendillerin, otantik giysilerin satıldığı dükkanların kepenkleri bir bir açılır. Kahvaltı veren lokantalarda yumurtalar pişirilir, peynirler yıkanır, domatesler soyulur. Buharı tüten çayın yanında bir de fırından yeni çıkmış sıcacık ekmek gelirse, kahvaltı biraz uzar!
Güneş batıp gecenin hükümdarlığı başlayınca, evlerde bir bir yanan lambalar Kapadokya’ya daha da gizemli bir hava verir. Güvercinlik Vadisi’nin arkasından kocaman bir fener gibi yükselen ayın yumuşacık ışığı peribacalarına vurduğunda, gün boyu sizi yalnız bırakmayan güvercinler yuvalarında gözlerini kapatmaya başlamışlardır bile. Yıldızlar çıt çıt çıt yanarken, karanlığın içinden türkü söyleyen bir kadının sesini ya da sazın tellerinden dökülen ezgileri duyarsanız şaşırmayın. Şaşırmayın, çünkü bulunduğunuz coğrafyanın adı Anadolu’dur. Binlerce yıldan beri Anadolu’da sesler, eller, gözler buluşur.
Adı ‘Güzel Atlar Ülkesi’ anlamına gelen Kapadokya’ya gittiğinizde kendinize kızacaksınız ‘ben buraya niye daha önce gelmedim’ diye. Sonra göreceğiniz gerçeküstü bir şiire benzeyen yeryüzü parçasının etkisine gireceksiniz. Gözbebeğinize yansıyan büyüleyici manzaraların sizde yarattığı etki, yaşadığımız dünyanın dışına çıkmış olduğunuzu düşündürecek size. Bu etki, geri döndükten yıllar sonra bile içinizde kalacak. Büyü bozulmaya başlarsa, bir de bakacaksınız ki, yeniden Kapadokya’dasınız.
2.metin
Bambaşka bir dünya olan Kapadokya, Peribacaları ve yeraltı kentleri ile nam salmıştır. Her mevsimde serin olan yeraltı depolarının sayesine, Türkiye’nin narenciye deposu olarak bir göreve sahiptir. Bu görevi üstlenen Ortahisar yöresinin girişinde oyulmuş kayalardan oluşan ihtişamlı bir kale ve bu kale altında antikacı dükkânları bulunmaktadır.
Gören her insanda hayranlı oluşturan Anadolu’nun farklı bölgelerinden getirilmiş ender ahşap parçalar içinde kapı, pencere ve tavan süsleri, çeyiz sandıkları, duvar süsleri ve el işi takılar görülmeye değer düzeydedirler.
Ürgüp ise bambaşkadır. Gece ve gündüzün aktif yaşandığı merkezlerin başında gelmektedir. Bölgede halıcılık, hediyelik eşyalar ve yanı sıra önemli geçim kaynakları arasında yer alan bağcılık ve şarapçılık ürünlerinin pazarlandığı dükkânlar yer almaktadır.
Kapadokya adeta bir açık hava müzesi görünümündedir. Bu beldenin pek çok yerinde rastlanan hediyelik eşyalar içinde, yöreye özgü bir özelliğe sahip olan bez bebekler, el işi dantel ve oyalar, mermer biblolar, farklı bölgelerden getirilmiş madenler ve taşlar, Erciyes taşlarını oyarak hazırlanmış peribacaları maketleri, bakırdan yapılan türlü ev eşyaları, el örgüsü yün bere, eldiven ve rengârenk çoraplar, Avanos Yahyalının Niğde Bor ve Taşpınar’da imal edilen halı, kilim ve heybeleri, yazmaları bulunmaktadır. Bu yörede çekilen Asmalı Konak dizisi ile beldeye gelen ziyaretçiler, dizinin yapıldığı Asmalı Konak’ı da gezip görme imkânını bulabilmekteler. Bu dizideki oynayan oyuncuların kullandıkları aksesuarlar ise, gelen ziyaretçilere turistik eşya olarak satılabilmektedir.
Ürgüp ve Kapadokya Nevşehir ili sınırları içerisindedir. İstanbul ile Nevşehir arasındaki uzaklık 730 km iken, İzmir ve Nevşehir arası 763 km, Ankara ile Nevşehir arası ise 276 km. mesafededir.
Kapadokya bölgesindeki bütün yollar asfalt kaplıdır ve bu bölgedeki çevreyi jeep, motosiklet ya da bisiklet kiralayarak gezebilirsiniz. Üstelik at ya da eşek kiralayarak safarilere de katılabilmektesiniz.
4.Eyüp Gezisi
Kara surları ile Haliç surlarının birleştiği yerin dışında yer alan Eyüp Camii ve Türbesi İslam dünyasının kutsal yerlerinden kabul edilir.Eyüp-el Ensari Hz.Muhammed’in bayraktarlığını yapmış bir şahıstı,7 yy. Arap kuşatması esnasında burada ölmüş, İstanbul’un Türk kuşatması sırasında mezarı keşfedilmiş,sonradan türbe ve şehrin ilk camii buraya yapılmıştı.İlk camii zelzeleden ötürü yıkılınca 1800’de bugünkü inşa edilmişti.İslam’ın kutsal Cuma günleri inançlı kalabalıklar türbeyi ziyaret ederler.Yaşlı ağaçlar,uçuşan güvercinler,namaz kılanlar,dua ve ziyaret edenler,türbe ve camii civarını mistik,renkli bir atmosfere büründürür.Avludaki türbenin duvarları değişik çağların çinileriyle kaplıdır.Tarihi kaynaklar bu semtin Bizans devrinde de kutsal bir mahal olduğunu;aziz bir kimsenin yatırının ziyaret edilerek yağmur duaları yapıldığını doğrulamaktadır.Fatih’ten sonra tahta geçip silah kuşanan sultanlar Eyüp Sultan türbesini ziyaret ederek merasimi tamamlarlardı.Camii etrafı ve civar yamaçlar mezarlıklarla çevrili olup,meşhur Pier Loti kahvesi de buradadır.İstanbul aşığı şair ve yazar Loti sık,sık buraya gelerek Haliç’in o zamanki güzel ve doyumsuz manzarasını seyredermiş.Dolunay gecelerinde bu küçük kafeden ve terastan görünün seyredenlere unutulmaz anlar yaşatır.
5. Gezi yazılarının Türk ve dünya edebiyatındaki tarihî gelişimini araştırınız.
Gezi Türünün Tarihi Gelişimi
Gezi türünün uzun bir geçmişi vardır Bugünkü tanımına ve niteliğine tam uymasa da çok eski çağlarda gezi türünden sayılabilecek örneklerin bulunduğu bilinmektedir Eski Yunanistan’dan başlayarak günümüze kadar çeşitli ülkelerden birçok gezgin, elçi, şair ve yazar gezip gördükleri yerleri anlatan eserler yazmışlardır.
Başka ülkelere yapılan yolculuklarla ilgili ilk gezi yazılarına örnek olmak üzere MS 448′de Hun hükümdarı Atilla’ya gönderilen elçilik heyetinde görevli Tarihçi Priskosun eseri ile MS 568 de Kilikyalı Zemarkhos’un Göktürkler ülkesinde Bizans İmparatorluğu elçisi iken tuttuğu notları gösterebiliriz
İranlı şair ve din adamı Nasır Hüsrev ‘in hac maksadıyla yaptığı Mekke gezisini ve bu arada Mısır ve anadolu’nun doğusunda gördüklerini anlatan ’sefername’ adlı eserini de ilk gezi kitapları arasında sayabiliriz
Gezi türünün ilk önemli eselerini verenlerin başında şüphesiz Venedikli ünlü gezgin Marco Polo ile yine ünlü Arap gezgini İbn-i Batuta’yı anmamız gerekir
Marco Polo, Yakın Doğu ve Orta Asya ülkelerini kapsayan uzun bir yolculuğa çıkmış ve bu yolculuğunda gezip gördüğü yerleri anlatan bir eser yazmıştır Birçok dile çevrilen bu eser gezi edebiyatının ilk klasik örneklerinden biri sayılır Arap gezgini İbn Batuta da anadolu, Harezm, Maveraünnehir ve Horasan’ı dolaşarak oralarda yaşayan Türklerin teknik ve toplumsal özelliklerini anlatan bir kitap yazmıştır
Önceleri daha çok Tarihçilerin ilgi gösterdikleri bu eserler, sonradan edebiyatçıların da dikkatini çekmiştir Ele alınan konular, kullanılan dil, yazarların gözlem ve anlatım özellikleri bakımından gezi yazı ve kitapları artık edebiyatın bir kolu, bir başka deyişle bir yazı türü özelliği kazanmıştır…
Türk Edebiyatında Gezi Yazıları
Bugünkü bilgilerimize göre Türkçe yazılan ilk gezi kitabı, tanınmış denizcilerimizden Seydi Ali Reis’in Miratül-Memalik adlı eseridir. Eser Portekizlilere karşı savaşırken Hint denizinde fırtınaya yakalanıp Gücerat’ta karaya çıkan Seydi Ali Reis’in Hindistan, Afganistan, Buhara ve Maveraünnehir yoluyla Edirne’ye dönüşü sırasında başından geçen serüvenleri kapsar.
Ünlü bilginlerimizden Kâtip Çelebi’nin Cihannüma adlı eseri de gezi yazılarında rastlanan birtakım özellikleri içermektedir. Kâtip Çelebi, Osmanlı ülkesinin birçok yerini dolaşmış ve eserinde gördüğü bu yerlerle ilgili ayrıntılı bilgiler vermiştir.
Edebiyatımızda gezi türünde ilk büyük ve önemli eserin yazarı Evliya Çelebi’dir. Tarih-i Seyyah adını taşıyan on ciltlik eserinde Evliya Çelebi, Osmanlı İmparatorluğu sınırları içinde ve dışında gezip gördüğü yerleri anlatır. Bu yerler arasında Bursa, İzmir, Trabzon gibi şehirlerimiz yanında Avusturya, Hicaz, Mısır, Habeşistan ve Dağıstan gibi yabancı ülkeler de bulunmaktadır. Evliya Çelebi’nin gezi kitabından XVII. yy. toplumumuzun zengin kültür özelliklerini öğrenmek mümkündür. Anlatımdaki sadelik, içtenlik ve söyleşi havası da eser için ayrı bir üstünlük sayılır.
XVII. yy’da Hac yolculuklarını anlatan bir takım gezi kitapları ile birlikte Avrupa ve Yakın Doğu ülkelerine gönderilen elçilerimizi yazdıkları ‘sefaretname’leri de birer gezi eseri sayabiliriz. Bu eserler arasında gezi türünün özelliklerini en belirgin biçimde taşıyanı Yirmisekiz Çelebi Mehmet Efendi’nin Fransa Sefaretnamesi’dir. Yazar bu eserinde Lale Devri’nde Fransa’da elçilik yaparken gördüklerini tatlı bir dille anlatmıştır.
Edebiyatımızda gezi türünden yazılara ilginin arttığını daha çok XIX. yy’da görüyoruz. Bir takım denizcilerimizin, ülke dışındaki Müslümanların eğitilmesi için görevlendirilmiş din adamlarımızın ve gezginlerimizin görevle ve ya kendi istekleri ile gezip gördükleri yerleri anlatan eserlerini burada anmak gerekir. Bu eserlerde Orta Asya, Uzak Doğu, Afrika, Güney Amerika üzerinde ilginç gözlem ve izlenimlere dayalı bilgiler sergilenmiş bulunmaktadır.
Tanzimat’tan Sonraki Gelişmeler
XIX. yy’nin sonlarında yayımlanan ve gerçek bir gezi yazısı niteliği taşıyan eser Ahmet Mithat Efendi’nin Avrupa’da Bir Cevelan adlı kitabı olmuştur. Yazar bu eserinde İstanbul’dan Stockholm’e kadar yaptığı tren yolculuğuna ve dönüşünde uğradığı birçok Avrupa kentlerine ilişkin gözlem ve izlenimlerini anlatır. Ali bey’in Seyahat Jurnali adlı kitabı da bu yüzyılın önemli gezi eserleri arasında sayılır.
1908’den sonra gezi türünden eserlerin sayısında önemli bir gelişme görülmektedir. Bunda okur sayısının artışı yanında yabancı gezi kitaplarının Türkçeye çevrilmesinin etkisi büyük olmuştur. Bu dönemin tanınmış şair ve yazarlarından Cenap Şehabettin’in Hicaz yolculuğunu anlatan Hac Yolunda Suriye ve Irak’tan söz eden Afak-ı Irak ve bir Avrupa gezisinde gördüklerini yansıtan Avrupa Mektupları adlı eserlerini Türkçe gezi türünün başarılı örnekleri arasında gösterebiliriz.
Cumhuriyet Döneminde ve Günümüzde Gezi Yazıları
Cumhuriyet döneminde edebiyatımızda gezi türünde nicelik ve nitelik yönünden büyük bir ilerleme sağlanmıştır. Bu dönemin tanınmış gezi yazarları arasında önce Falih Rıfkı Atay’ı anmamız gerekir. Atay’ın Denizaşırı, Taymıs Kıyıları, Bizim Akdeniz, Tuna Kıyıları, Hind, Yolcu Defteri, Gezerek Gördüklerim ele alınan konular ile gerek gözlem gerekse anlatım ustalığı bakımından ilginç ve değerli eserlerdir.
Cumhuriyet döneminde gezi türünde eser veren diğer yazarlar arasında İstanbul’dan Londra’ya Şileple Yolculuk ve Akdenizde Bir Yaz Gezintisi adlı kitaplarıyla Saik Sabri Duran’ı, Finlandiya adlı kitabıyla Şükufe Nihal’i, Bir Vagon Penceresinden ve Ankara-Bükreş adlı kitaplarıyla Sadri Ertem’i, Tuna’dan Batıya ve Anadolu Notları adlı iki ciltlik kitabıyla Reşat Nuri Güntekin’i, Anadolu Manzaraları adlı kitabıyla Hikmet Birand’ı, Gezi Günlüğü ve Avusturya Günlüğü adlı kitaplarıyla Burhan Arpad’ı sayabiliriz.
Son yıllarda gezi edebiyatımız yeni eserlerde daha da zenginleşmiştir. Yabancı ülkelerle kültürel ilişkilerin artması ve bireysel gezi imkanlarının çoğalması sonucu olarak bu türde eser yazanları sayısında da bir artış görülmektedir.
Günümüz yazarları arasında gezi yazı ve kitaparıyla ün yapmış olanlar arasında Mavi Yolculuk ve Mavi Anadolu isimli eserleriyle Azra Erhat’ı, Düşsem Yollara Yollara adlı eseriyle Haldun Taner’i, Sovyet Rusya, Azerbaycan, Özbekistan, Bulgaristan, Macaristan adlı eseriyle Melih Cevdet Anday’ı, Sam Amcanın Evinde ve Bir Garip Ada adlı eserleriyle Badii Faik Akın’ı, Canım Anadolu adlı eseriyle Bedri Rahmi Eyüboğlu’nu, Şu Bizim Rumeli adlı eseriyle Yılmaz Çetiner’i ve Almanya Beyleri İle Portekiz’in Bahçeleri adlı eseriyle Nevzat Üstün’ü sayabiliriz.
Gezi yazılarının Türk ve dünya edebiyatlarındaki tarihi gelişimi
Gezginlerin gezip gördükleri yerlerle ilgili izlenimlerini anlatmalarının amacı neler olabilir?
Gezginler, gezip gördükleri yerlerin doğal ve tarihi güzelliklerini, kültürel özelliklerini okuyucuyla paylaşmak istedikleri için gezi yazısı yazarlar.
Sayfa 86..
 HAZIRLANALIM
1. Tarihi ve turistik yerleri gezmeyi seviyorum. Çünkü geçmiş topluluklar hakkında bilgi ediniyor, onların yaşamlarını, sanat anlayışlarını, teknolojileri hakkında bilgiler ediniyorum.
2. Mekke’yi gezmek istiyorum. Çünkü İslam’ın kalbi orası. Çevremde çok giden oldu. Hepsi çok güzel ve başka bir dünya olduğunu söylüyor. Merak ettiğim için gitmek istiyorum.
3. insanlar gördüklerini, yaşadıklarını ve gezdiği yerlerde kendisine ilginç gelen şeyleri anlatma ihtiyacı duyuyor.
İNCELEME. 1. METİN- KÜÇÜK TİBET LADAKH
1. ETKİNLİK   Sınıfa getirdiğiniz gezi yazılarından birkaç tanesini okuyunuz. Getirdiğiniz metinlerin yazılış amaçları, dil anlatım ve şekil özellikleri hakkında tartışarak gezi yazılarının ortak özelliklerini belirleyiniz. Bu özellikleri sınıf tahtasına yazınız.
GÜZELİM TAŞKENT
Uçağımız, Moskova Havaalanı’ndan saat 23.00’te kalktı. Bir süre sonra, gökyüzünde sanki rüzgârsız, bu­lutsuz, yıldızsız bir noktaya, uzun bir süre takılı kaldık. Önce koyu lacivert, sonra açık mavi bir gökyüzü, pencerelerimizi süslemeye başladı. Böyle, saatlerce güneydoğuya doğru uçtuk. Taşkent’e indiğimiz zaman, güneşin ilk ışıkları, Türkistan topraklarını daha yeni yeni öpüyordu. Anlatılmaz bir şafak güzelliği, ruhumu ürpertilerle doldururken Taşkent toprağına ilk adımımı attım…
Serin bir rüzgâr yüzümü okşadı. Siz hiç rüzgâr öptünüz mü? Ben rüzgârı, hem de yüzlerce defa, o güzel Taşkent sabahında öperek yürüdüm. İçimden: “Merhaba huzur” diyordum. “Merhaba sevgili Taşkent!…” Demek ki artık, Türkistan Toprağı’ndayım.
Karşı binalardan iki Özbek, uçağa doğru koşmaya başladı, ikisinin de başında, ipek ibrişimlerle çiçek açan badem ve gözyaşı motifli Özbek takkeleri var. Badem motifleri, Asya Türkü’nün, çekik gözlerine benziyor. Orta yaşlı Özbek, genç yardımcısına bağırdı:
“-Envar! Envar! Sen mihmanları surda yığışla, sonra bile getgen! çabıkl çabık! çabık!”
Taşkent’te, Türkçe duyduğum ilk cümle budur. Her kelime bir dost selâmı gibi gelip yüreğimi buldu: “Enver! Enver! Sen misafirleri şuraya topla. Sonra birlik­te gidelim. Çabuk, çabuk, çabuk!”
Misafirler, sağa sola koşuşan Enver’in gösterdiği salonda toplanmakta gecikmediler. Biraz sonra, araba­larla Taşkent yoluna düştük. Ay yüzüne inmiş bir insan gibi, her yere dikkatle bakmaya, her kelimeye kulak kabartmaya başladım. Alabildiğine uzanan düz bir toprak, sonsuzda, ufukla birleşiyor. Toprak tanınır mı hiç? Gök­yüzü tanınır mı? Rüzgâr tanınır mı? Herhalde hayır diyeceksiniz! Ama ben, ilk defa gördüğüm o aziz toprakları tanıdım? Gökyüzünü tanıdım! Rüzgârını tanıdım! Kendi kendime: “Şu alabildiğine dümdüz uzanan topraklar, bal gibi Konya bozkırı! Şu açık, şu insana huzur veren mas­mavi gökyüzü, bizim Bursa’dan! Şu mis gibi serin rüzgâr Sivas yaylalarından! Ve bu sevimli yüzler, badem gözler, bizim eşimizden dostumuzdan; bizim kavim kardeşimiz­den!” diyordum.
Kilometrelerce yol aldığımız halde, ne bir karış yüksekliğinde bir tümsekten atlıyor, ne de çok hafif bir meyilden kayıyoruz.
Taşkent’e huzurlu yaklaşıyoruz. Taşkent, sabahın ilk ışıkları altında yavaş yavaş gerinen bir dev gibi… Ken­disine yaklaştıkça karşımızda önce toparlanıp oturmaya, sonra doğrulup ayağa kalkmaya başlıyor.
Arabalarımız şehrin büyük ve geniş caddelerine girer girmez şaşırıp kaldım. Çünkü gördüm ki Taşkent, pı­rıl pırıl geniş caddeler, kocaman havuzlarla güzelleşen büyük meydanlar, heybetli apartmanlar, gölgeli ve çi­çekli parklar, gösterişli sinemalar, Özbek Nakışları’yla süslü zengin müzeler, alımlı heykeller, çeşitli üniversite­ler ve uğultulu fabrikalar şehri…
Etrafta ne bir kerpiç ev, ne bir kerpiç duvar, ne tozlu topraklı bir eski yol var. Taşkent, Asya ruhundan sıyrılarak, tam bir Avrupa şehri olmaya başlamış.
Arabalarımız 16 katlı “Özbekistan Mihmanhanası” önünde durduğu zaman, güneş bir-iki minare boyu an­cak yükselmişti. Gördüm ki; Özbekistan Mihmanhanası, etrafını kuşatan geniş caddelere, birkaç metre yükselti­len yığma bir düzlükten bakıyor. 16 katlı Özbekistan Mi­safirhanesi, modern bir otel. Meydanın bir köşesinde, kocaman bir havuzun sayısız fıskiyelerinden sakırdaya­rak dökülen suların ince musikisi, kuş cıvıltılarıyla birlik­te, etrafa perde perde yayılıyor. Ve o serin meydanı süsleyen iri güller, sabah mahmurluğuyla yüzümüze gülüm­süyorlar. İki bin kişilik Özbekistan Mihmanhanası’nda, bizim için ayrılan odalarımıza çekildik.
Taşkent’i yakından tanımak için, akşama doğru so­kağa çıkabildik. Günlerden pazardı. Dışarıda nefis bir hava vardı. Rastgele yürümeye başladık. Büyük ve güzel parklardan geçtik. Büyük ve güzel meydanlar gördük. Büyük ve güzel fıskiyeli havuzlar, ruhumuzu bir sonsuz­luk türküsüyle kucakladılar. Geniş kaldırımlı caddelerde, yer yer açılıp saçılan zarif çiçeklikler, yüreğimizi sevda­landırdı. Birdenbire Taşkent’i bu haliyle de sevmeye başladım. Taşkent bana, sessiz ve sakin bir sayfiye şehriymiş gibi geldi. Müthiş bir sessizlik, müthiş bir ıssızlık, şehrin bütün caddelerini, bütün meydanlarını kucağına çekmişti. Görünürlerde, hemen hemen hiç kimse yoktu. Güzelim Taşkent, sanki bir hava hücumuna uğramış veya terk edilmiş bir şehir kaderiyle, derinden derine ken­disini dinliyordu. Geniş yapraklı ağaçların arkasında yük­selen blok apartmanlar, pencerelerin ve balkon kapılarını sıkı sıkıya kapayarak, esrarengiz hâllerini gözlerimizden kaçırmaya çalışıyorlardı. Bizi, zaman zaman olduğumuz yere çivileyen bazı büyük binaların mimarileri, Türk – İslâm medeniyetinin nakışlarıyla süslüydü. Ben, modern binaların ön cephelerinin büyük bir kilim gibi boydan boya işlendiğini, ilk defa Taşkent’te gördüm. Bu çarpıcı güzellikler içinde, birkaç Özbek’e rastlamak, ko­nuşmalarına kulak kabartmak, yüzlerine, gözlerine, kıyafetlerine bakmak için can atıyordum. Hayret! Kilometrelerce yürüdüğümüz halde, karşılaştığımız kimseler ancak 5-10 sayısı içinde kaldılar. Kırmızı yanan trafik lambala­rı önünde 3-5 araba ya var; ya yoktu. Her köşe başında, her cadde üzerinde, her meydan ortasında, sessizlik âdeta taş kesilmiş. Peki, ama bu bir milyon sekiz yüz bin nüfuslu şehrin halkı nerelerde acaba? Çetin Tunca, içimden geçenleri duymuş gibi söze başladı:
“Taşkent böyledir işte! Âdeta bir sayfiye şehridir. Ama Baku sıcak, canlı, güzel bir şehir.”
Yavuz Bülent BAKİLER, Türkistan Türkistan’dan
2.
Yazarın Ladakh ile ilgili izlenimleri:
•    Ladakh deniz seviyesinden 3500 metre yüksekliktedir. Burada oksijen az olduğu için şiddetli baş ağrıları yaşanabilir.
•    Ladakh, Tibet kökenli göçebelerin ilk yurtlarındandır. Bu nedenle bütün dünyada “Küçük Tibet” olarak bilinir. Dünyanın en yüksek karayolu geçitleri burada yer alır.
•    Ladakhlı erkek ve kadınlar, taşların gizemli olduğuna inanırlar. Burada Budizm inancı yaygındır.
•    Yazar, Turkuaz taşı veya lacivert taş olarak bilinen taşların kaynağını görmek amacıyla Ladakh’a gitmiştir.
4. ETKİNLİK
Ladakh’ın nasıl bir yer olduğu, insanların inanışları ele alınıyor. Ladakhlı kadınların oldukça hoşgörülü ve misafirperver olduğu belirtiliyor. Yazarın Ladakh’a gidiş amacı Ladakhlı kadınları (çiçek kadınları) yakından incelemek, onlar hakkında bilgi toplamaktır. Bu yönden yazarın ele aldığı konu ile Ladakh’a gidiş amacı örtüşmektedir.
5. ETKİNLİK
Yazarların ortak gözlem ve izlenimleri:
•    Ladakh çok yüksek bir tepededir.
•    Bu bölgeye gelen yabancılarda yüksekliğe bağlı olarak şiddetli baş ağrısı ve halsizlik görülür.
•    Ladakhlılar Budisttir.
•    Küçükbaş hayvancılık başlıca geçim kaynağıdır.
•    Çay önemli bir içecektir.
•    Doğaya ait unsurların manevi bir güç ve uğur getirdiğine inanılır (turkuaz taşı ve çiçekler).
6. ETKİNLİK
 “Küçük Tibet Ladakh” metni ile “Ladakh Brokpa Kabilesi” metni aynı bölgede yapılan gezilerin gözlem ve izlenimlerini farklı kişiler tarafından aktaran yazılardır. Yazarların buraya geliş amaçları farklıdır.
Özcan Yüksek daha çok dağlık kesimlere, Budist saraylara ve kiliselere, Ladakh çobanlarına yer verir.
Meltem İnan ise genellikle Ladakh kadınlarını anlatır.
Özcan Yüksek Ladakh gezisini maddi bir araştırma amacıyla yapmıştır.  Meltem inan ise kültürel bir amaçla yapmıştır.
7. ETKİNLİK
8. ETKİNLİK
“Gizemli ve yüksek topraklara geliş amacım, değerli taşların gizemlerinin kaynağına bir yolculuk yapmak aslında. Leh kentinin sokaklarında, çobanlarda, çadırların içinde ya da başka yerde, özellikle kadınların gerdanlarında en çok gördüğüm renk Turkuaz. Avrupalıların la-pis lazuli dediği, bizde lacivert taşı olarak da bilinen yarı değerli Turkuaz taşının rengi. Aslında bir mineral değil sodalı ya da bizde ottaş veya pirit diye bilinen kimi boyayıcı kristallerle muhteşem rengini kazanmış bir taş.”
Gezi yazıları öğretici metinlerdendir. Öğretici metinlerde okuyucunun bilgi edinmesi için tanımlamalara başvurulabilir.
“Ladakh-Brokpa Kabilesi” ve “Küçük Tibet Ladakh” adlı gezi yazılarından alınan aşağıdaki bölümlerde ağırlıklı olarak hangi anlatım türlerinin kullanıldığını belirtiniz.
9. ETKİNLİK
Metinler
Metinlerden Alınan Parçalar
Anlatım Türü
Küçük    Tibet   Ladakh
Ladakh, Tibet kökenli gezgin göçebelerin ilk yurtlarından biriydi. Bu yüzden bütün dünya­da Küçük Tibet olarak da bilinir. Dünyanın en yüksek birinci ve ikinci kara yolu geçidinin bulunduğu yer Ladakh. Bir zamanlar Tibet Platosu üzerinde, Baltistan ve Aksay Çin’in de içinde yer aldığı Budist bir krallıktı. Bugün Baltistan, Pakistan sınırları içinde kalmış, Aksay Çin ise Çin’in sınırları içerisinde. Aksay sözcüğünün Türkçe olabileceğini tahmin etmek güç değil. Ak geçit anlamına geliyor. Say sözcüğü Anadolu’da, Toroslar’da yaşıyor. Aksay Çin’in en büyük nehrinin adı da Karakuş (Kartalın Orta Asya’daki adı.).
Açıklayıcı   Anlatım
Küçük    Tibet   Ladakh
Biz İndus diyoruz ama Tibetliler Singe Kabab diyor yani Aslan Ağzı. Kaynağı pek uzak değil, Tibet topraklarında. Artık yükseliyoruz. Yükselmek kıvranmaktır. Yol kıvrımlaşıyor. Daralıyor. Bazen çıkışımız, inişe dönüşüyor. Bayağı bir inişe. Ama yanımızdan akan ince dere ters yönde, şimdi yokuş yukarı akmaya devam ediyor, tavrını değiştirmiyor. Ve okyanusu çekilmiş yamaçlar solumda, oluk oluyor. Rüzgârdan çok suyun marifeti gibi gözüküyor.
 
   Öyküleyici
      Anlatım,
   Betimleyici
      Anlatım
Ladakh  Brokpa
    Kabilesi
Brokpalar bu bölgeye bin yıl önce Karakurum Dağları’ndan göç ederek yerleşmiş. Gil- gitlerin torunları olan bu kavim, Tibet Budizm’ine inanıyor. Zaten o nedenle Budistlerin çevirdiği dua çemberlerine, burada da rastlamak mümkün ya da cenaze törenlerine bir göz attığınızda, bunların tipik bir Budist cenazesi olduğunu hemen anlayabilirsiniz. Me­zarlıklar, bizim bildiğimiz mezarlardan değil, ölüler gömülmüyor, yakılıyor
 
Açıklayıcı
Anlatım
Öyküleyici
Anlatım
 Öyküleyici
      Anlatım,
   Betimleyici
      Anlatım
Sabahleyin, erkenden uyanıp arabayı yüklüyoruz. Eşyalarımızı koymak için çok fazla yer yok çünkü şoförümüz Tsering, benzini de yanında götürüyor ve yakıtla dolu bidonlar oldukça fazla yer kaplamış. Anlaşılan gideceğimiz mesafe oldukça uzak ve yolda tek bir benzinci bile yok. Yanımızda götürmeyi planladığımız eşyalardan bir kısmını otelde bırakıyor ve yola çıkıyoruz. Yol boyunca tek bir ağaç ve tek bir insana bile rastlamıyoruz neredeyse.
10. ETKİNLİK
Metinlerden Ladakh’ın coğrafi, tarihi ve kültürel özellikleri hakkında öğrendiklerimiz:
•    Ladakh Himalaya Dağları’nın güneyinde, Hindistan ile Çin arasında bir bölgedir.
•    Denizden yüksekliği yaklaşık 4000 metredir.
•    Kuraktır ve bozkır bitki örtüsüne sahiptir.
•    Yüksekliğinden dolayı kış mevsiminde -40 dereceye varan soğuklar yaşanır.
•    Küçükbaş hayvancılık yaygındır. Paşmina keçisi meşhurdur.
•    Kadınlar ve erkekler başlarına, kıyafetlerine çeşitli taşlar, çiçekler takarlar; birçok doğal unsur manevi bir değer taşır.
•    Kadınlar ve erkekler süslemecilik ve dokumacılıkta oldukça beceriklidir.
•    Çay ve keçi sütü en yaygın içeceklerdir.
•    Halk Budisttir. Birçok tepeye Budizm’in bayrakları asılmıştır.
11.ETKİNLİK
Okuduğumuz gezi yazıları bende bu yerleri gezip görme isteği uyandırdı. Gezi yazılarının amaçlarından biri de budur.
12. ETKİNLİK
Gezmeyi düşündüğümüz bir yere gitmeden önce o yeri tanıtan bir gezi yazısını okumamız veya bölgenin özelliklerini önceden araştırmamız, o yeri daha iyi tanımamızı sağlar. Gideceğimiz yerle ilgili bilgi sahibi oluruz ve gezimizi bilinçli bir şekilde yaparız. Bir bölgenin tarihi, kültürel özelliklerini araştırmakla, o yöreyi tanıtan gezi yazılarıyla öğreniriz
13. ETKİNLİK
Gezi  yazılarında dil göndergesel işlevde kullanılmıştır.
** Herhangi bir kimsenin, daha çok bir edebiyat sanatçısının gerek yurt içinde gerekse yurt dışında gezip gördüğü yerlerdeki toplumları, kentleri, yerleri, yaşayışları, âdet ve töreleri, gelenek ve görenekleri, doğal ve tarihî güzellikleri, ilgi çeken değişik yönleri edebî bir üslup içinde kaleme alarak anlatmasına “gezi yazısı (seyahatnâme)” denir.
14. ETKİNLİK
GEZİ YAZILARININ ÖZELLİKLERİ
** Yazar, gezip gördüğü yerlerle ilgili gözlemlerini, incelemelerini bilgileri bir araya getirerek gezi yazısını yazar.
** Okur, anlatılan yerleri bu sayede sanki yazarla birlikte geziyormuş hissine kapılır.
** Gezi yazılarında aydınlatıcı, öğretici bilgiler de yer alır.
**Amaç, gezilen yeri okuyucuya her yönüyle tanıtmaktır. Bu yapılırken geçmişle gelecek arasında bağ kurulur, toplumların birbirleriyle ilişki kurması ve birbirlerini tanıması, toplumlar arası kültür alış-verişi ortamının oluşması sağlanır.
** Gezi yazılarında, gezilip görülen yerin bütün özellikleri ele alınır.
** Gezilen yerin özellikle tarihî, coğrafî, tabiî ve sosyal nitelikleri belirgin şekilde anlatılır. Gezi yazılarında gezginin dikkatini çeken ve farklı bir özellik gösteren insanlar, tarihî ve tabiî güzellikler, farklı kültürler gibi konular güncel olaylarla da bütünleştirilerek edebî bir üslupla yazıya geçirilir.
** Gezi yazılarında ayrıca yörenin dil, din, inanç, adet, gelenek, görenekleri incelenir. Bölgedeki insanların düşünce yapısı ortaya konur. Bölge, okuyucunun daha iyi anlaması açısından başka bölgelerle kıyaslanır.
** Yazar, gezisi esnasında birçok yer görür, birçok insanla tanışır; bunları hafızasında tutmak zor olduğu için gezi esnasında kısa notlar alır ve bunları hikâye eder.
** Gezi yazısı gezilen bölge için belgesel bilgiler içerir.
** Bu bakımdan gezi yazısında yazar gözlemlerine yer vermeli, yanlış bilgiler aktarmamalıdır.
** Gezi yasında gerçek bilgiler verilmelidir. Ancak gezi yazıları her şeye rağmen kişisel bir değerlendirme içerdiği için nesnel verilerden oluşan bilimsel bir belge niteliği taşımaz.
** Sadece fikir verici bir içeriğe sahiptir.
**Dış dünyayı yazarın gözüyle anlamaya yarar.
GEZİ YAZISI-ANI KARŞILAŞTIRMASI:
BENZER YÖNLER:
·  İki türde de açık, sade, anlaşılır, içten bir dil kullanılır.
·  İki türde de dil göndergesel işlevde kullanılır.
·    Her iki türde de açıklayıcı, betimleyici, öyküleyici anlatım türleri kullanılır.
·    Her iki tür de başka bilim dallarına kaynaklık edebilir.
FARKLI YÖNLERİ:
·    Anılarda amaç yazarın yaşamından ilgi çekici olayları anlatmakken gezi yazıları gezilip görülen yerler hakkında okuyucuya bilgi vermek için yazılır.
·  Gezi yazılarında gözlem önemli bir yer tutar, anılarda ise yazarın kendi yaşamına dair izlenimleri vardır.
·  Anılarda çevreye ait bilgiler gezi yazısı kadar ayrıntılı değildir.
ANLAMA YORUMLAMA
1 YUKARIDA VERİLDİ.
2. Yazılanlarla anlatılanlar arasında çok fazla bir ayrılık yok. Görme ayrı okuma ayrıdır. Bu yüzden görme daha etkilidir.
3………………
4…….
ÖLÇME DEĞERLENDİRME SAYFA 94.-95
A.Evliya Çelebi’nin….yazdığı  Seyahatname adlı eser Türk Edebiyatında gezi türünde yazılan ilk eserdir.
*Gezi yazılarında ağırlıklı olarak açıklayıcı, betimleyici ve öyküleyici  anlatım türleri kullanılır.
B. D,Y,Y,Y,D
C. 1. B  2.C,  3.B,  4. B, 5. E  6. B.
D. 1. GEZİ YAZISI-ANI  FARKLI YÖNLERİ:
•    Anılarda amaç yazarın yaşamından ilgi çekici olayları anlatmakken gezi yazıları gezilip görülen yerler hakkında okuyucuya bilgi vermek için yazılır.
•  Gezi yazılarında gözlem önemli bir yer tutar, anılarda ise yazarın kendi yaşamına dair izlenimleri vardır.
•  Anılarda çevreye ait bilgiler gezi yazısı kadar ayrıntılı değildir.
2. Açık, sade, anlaşılır, içten bir dil kullanılmış.
* Dil göndergesel işlevde kullanılmış.
* Yazar, gezip gördüğü yerlerle ilgili gözlemlerini, incelemelerini bilgileri bir araya getirerek gezi yazısını yazar.
  
Yazar Hakkında
admin

Yazar : admin

Yazar Hakkında :

Yazarın Tüm Yazıları İçin Tıklayınız

Yorumlar
İsminiz
E-Posta Adresiniz
Yorumunuz

This blog is kept spam free by WP-SpamFree.

Yorum onaylama sistemi etkin; yorumunuzun yayınlanması biraz zaman alabilir.

Anonymous
07 Aralık 2013 - 12:14

cevaplar için teşekkürler sizler olmasanız biz naparuk ?

Anonymous
07 Aralık 2013 - 12:15

Tşk tşk tşk :D:D