Tarık Buğra’nın Küçük Ağa Romanının Tahlili

21.01.2013 tarihinde ROMAN TAHLİLLERİ kategorisine eklenmiş, Kişi Okumuş ve 2 Yorum Yapılmış.

ESERİN ÖZETİ:
Birinci Dünya Savaşı, Osmanlı Devleti’nin mağlubiyetiyle bitmiş, ordu dağıtılmıştır. Başşehir İstanbul dahil, memleketin bütün önemli merkezleri işgal altındadır. Daha kötüsü, devlet ile milletin bağları kopmuş, devleti yönetenler ne yapacaklarını bilmedikleri gibi, millette nasıl bir yol tutacağını bilemez durumdadır. Akşehir, bütün köyler, kasabalar ve şehirlerden bir birim, bir kesittir. Orada cereyan edenler a-şağı yukarı bütün yurtta olup bitenlerdir.
1919 yılı baharında Akşehir, bütün bir dünya savaşı boyunca çeşitli cephelere dağılmış evlatlarından geriye kalabilenleri toplamaktadır. Bir enkazdır Akşehir…Her ev birinin yolunu gözlemektedir. Ama onlar ,nasıl ,ne şekilde, hangi keder ve ruhla döneceklerdir. Geceleri bir mezar sessizliğine bürünen yaslı Akşehir’de Gavur Mahallesi’ndeki Yorgo’nun ,Minas’ın meyhanelerinden gelen kahkahalar,naralar,şarkı, gitar ve ud sesleri bu sessizliği delik deşik eder.

İlk gelenlerden birisi Salih’dir.O ,Arabistan cephesinden geliyor. Sağ kolunu ,sağ kulağını ve sağ yanağını orada bırakmıştır.
Trenden inip evine yönelince Yemen Türküsü’nün iki mısrası gelip geçer içinden.
Salih’e göre keşke gelmek olmasaydı,böyle yarım yamalak gelmektense …
Onu ilk karşılayan çocukluk arkadaşı Niko’dur. Savaşla birlikte diğer Rum ve Ermeniler gibi Ni-ko da değişmiş, Osmanlı değil, Rum olduğunun şuuruna varmış ve tam bir ihanet olan davasının adamı ol-muştur. Salih’e yakınlık gösterir. Maksadı onu kendisine bağlamak, çocukluk ve ilk gençlik yıllarında hep kendisinden üstün olan Salih’i ezip böylece ondan intikam almaktır.
Salih’i giydirir, kuşatır. Her gece Niko’nun babasının meyhanesine giderler, Sabahlara kadar içerler. Salih çökmüş ruhunun, yarım kalmış vücudunun tesellisini bu kökünden kopmakta, inkarda ve arsızlık-ta bulunmuştur. Köylülerin gözünde tiksinilen bir soysuzdur. Salih’i cepheden o perişan haliyle dönmüş gören anası, onun şimdiki durumuna daha çok üzülmektedir.
Bu günlerde İstanbullu Hoca çıkagelir. İstanbul’un İngilizlerle işbirliği yapan politikacıları onu, Kuvva-yı Milliye çalışmalarını önlesin diye Akşehir’e göndermişlerdir. İstanbullu Hoca, Başşehir’deki entrikalar-dan habersiz olduğu için sırf padişaha bağlılığı yüzünden var gücüyle çalışır. Bilgisi, güzelliği, cesareti, sağlam mantığı ve tatlı sesiyle son derece tesirli olmaktadır. Ankara ve Kuvvacılar onu kazanmak için her yola baş vururlar. Fakat kararından dönmeyen Hoca için “vur emri” çıkarılır.
Bu arada Salih, bir gece sessizce gittiği Rumların meyhanesinde bir toplantıya ve bu toplantıda konuşulanlara şahit olur. Rumlar Pontus devletini kurmak için seferberliğe girişmişlerdir. Ele başları bir papaz, en ateşli gönüllü de Niko’dur. Salih, sadece düşmanla değil, bunlara da harp halinde olduğumuzu öğrenir. İçini büyük bir hırs kaplar. Acizliğini yenmek için her gün sol eliyle tabanca talimleri yapar. Sonunda sol elini, kaybettiği sağ elinden daha iyi kullanır hale gelir. Kuvvacılara katılır. Ona önce ufak tefek ayak işleri verirler. Çolaklığı, düzenli ordu halini almaya başlayan Kuvvacılar arasına girmeye engeldir.Bu-nu öğrenince İstanbullu Hoca’ya katılmak için kumandanlardan izin alır.
İstanbullu Hoca, çok genç ve güzel bir kızla, Emine ile evlenmiştir. İlk çocuğunu beklemektedir. Kendisini sevenler, hakkındaki “vur emri”ni duyurur ve Hoca’yı kaçmaya zorlar. İstanbullu Hoca bir şa-fak vakti, genç karısını doğum döşeğinde bırakarak gider. Çakırsaraylı Çetesine katılır. O, artık İstanbullu Hoca değil, Küçük Ağa’dır. Sakalını kesmiş, sarığını, cübbesini çıkarmıştır. Küçük Ağa’nın, İstanbullu Hoca olduğunu pek az kimse bilmektedir. Bunlardan birisi de Salih’dir. Salih Küçük Ağa’ya son derece bağlıdır. Onu bulur, maksadı onun Kuvvacılar tarafında yer almasını sağlamaktır. Çakırsaraylı’dan ayrılarak tek başına bir çete kuran Küçük Ağa, Salih’in de yardımıyla tereddütlerden kurtulmuş, Kuvvacıların fikirlerine ve yolunu benimsemiştir. Herkes İstanbullu Hoca’nın, İstanbul’a kaçtığını sandığı günlerde o, Salih ve diğer arkadaşlarıyla Çerkes Ethem kuvvetlerine katılır. Çerkes Ethem’le Garp Cephesi Kumandanlığı’nın arası açıktır. Küçük Ağa, Çerkes Ethem ve kardeşi Tevfik Bey’in güvenini kazanmıştır ama, o Ankara’ya bağlıdır. Hile yapar, tuzaklar kurar, bu iki kardeşin yeni kurulmakta olan orduyu ve devleti çökertmesini engeller.
Bu arada Tevfik Bey’den izin alarak, çolak Salih’i Akşehir’e gönderir. Aslında Salih, Alayunt’a giderek durumu, Çerkes Ethem ve kardeşinin niyetini Kuvvacıların önde gelenlerinden Haydar Bey’e bildirecekti. Sonra da Akşehir’e gidip, Emine’den ve Küçükl Ağa’nın daha yüzünü görmediği oğlu Mehmet’-den haber getirecekti.
Salih, Şubat ortasında Akşehir’e gelir. Kuvvacıların Akşehir’deki belkemiği, alçakgönüllü, kararlı, hoşgörülü; bütün bunlardan dolayı da o hareketin en faydalı adamı, Ali Emmi ağır hastadır. Salih’i kahve-de saygıya yakın bir sevgiyle karşılarlar.
İkindi üzeri Reis Bey ile Küçük Hacı, Ali Emmi’yi ziyarete gitmişlerdir. Salih, sırrını onlara açıklar. Bütün Akşehir’in İstanbul’a kaçtı sonra da öldü sandığı İstanbullu Hoca hayattadır. Adını ve fikrini değiştir-miş, Kuvva-yı Milliye’nin en fedakar gönüllülerinden Küçük Ağa olmuştur.
Emine’ye gelince, o, uzun geceler boyu, yapayalnız, genç ve güzel kocasını beklemiştir. Babasının yüzünü bir kere bile görmediği küçük Mehmet’le birlikte “gel babası geeel, gel” diye çağırmışlar, ama baba dönmemiştir. Onun vurulduğu haberi gelince de Emine’yi yaşlı ve bezgin çarıkçı Hasan’a nikahlamışlardır. Salih, işte bu gerçeği öğrenir ve kalmanın faydasızlığına inanarak kaçıp gider. O gittikten kısa bir süre sonra Ali Emmi’yi toprağa verirler.
Ötede, Küçük Ağa, Tevfik Bey kadar ağabeysi Çerkes Ethem’in de güvenini ve takdirini kazanmıştır. Çerkes Ethem, Garp Cephesi Kumandanı’yla aralarındaki geçimsizliği bir büyük ihanete götürmek üzredir. Bütün kuvvetlerini toplayarak Kütahya’ya geçecek, istekleri kabul edilmezse Ankara’ya yürüyecektir. Durumun son derece kritik olduğunu gören Küçük Ağa’nın “şeriatin mübah gördüğü harp hilesinin” en büyüğünü oynamaktan başka çaresi yoktur. Hem kendisi, hem davası, hem de milli zafer açısından son derece tehlikeli olan bu hile, Küçük Ağa’nın, dolayısıyla Milli Mücadele’nin sonu olabilir. Küçük Ağa, büyük oyununu oynar. Çerkes Ethem’in vuracağı darbeyi mümkün olduğu kadar zayıflatmak için onun askerlerini içinden böler. Çerkes  Ethem kuvvetlerinin yarısı, Kütahya Komutanı İzzettin Bey’e teslim olur, Kuv-vacıların tarafına geçerler. Küçük Ağa, nefsinden vatanı lehine feragat etmekle yanılmamıştır.
Günler geçer, peşpeşe, Küçük Ağa Akşehir’e gidip gitmemek konusunda bir karar arifesindedir. Çolak Salih’in ne kendisi gelir, ne de bir haber gönderir. Başka çaresi kalmayan Küçük Ağa, Akşehir’e, Mehmed’ine ve Emine’ye gitmeye karar verir. Ama daha Akşehir’e girer girmez karısının bir başkasıyla evlendiğini öğrenir. Artık “İstanbullu Hoca” hüviyetini iyice saklamak zorundadır kendi oğluyla tanışır, arkadaşlık kurar. Mehmet de babası olduğunu bilmeden bu genç ve güzel adamı sevmektedir.
Uzun zamandır hasta olan Emine pırıl pırıl bir Cuma sabahı Hakkın rahmetine kavuşur.
Emine’nin toprağa verildiği akşam, Küçük Ağa, Ankara’ya hareket ederek kuruluş ve kurtuluş günlerinin önde gelen insanı olur. Onun buradan sonraki hayatı bir hüzün şarkısından ibarettir. Devirler geçecek, hayranlıklar ve düşmanlıklar görecek, varlığı da bütün unsurlarıyla tadacaktır. Fakat o, saadeti sadece bir hatıra olarak tanıyacaktır. Hüzün, onun saadetinin ikinci adıdır artık…
KİTABIN KONUSU:
 Birinci Dünya Savaşı ile birlikte Osmanlı Devleti eski gücünü, heybetini kaybetmeye başlamış, isyanlar ve işgallerle zayıf duruma düşmüştür. Kitapta, bir Anadolu kasabası olan Akşehir’den yola çıkılarak, Kurtuluş mücadelesinin bir bölümü anlatılmaktadır. Olaylar Akşehir’in bir kasabasında başla ve gelişir.
ANA FİKİR:
Küçük Ağa romanı, Milli Mücadele’ye Akşehir’den bakmaktadır. Yani gerçeğin diğer yarısını Milli Mücadele’nin en önemli unsuru olan milleti gösteriyor bize. Zaferin nasıl, kimlerle, hangi acılar ve fedakarlıklar pahasına kazanıldığını anlatıyor. Küçük Ağa, nasıl olduğunu dile getiriyor.
ROMANLA İLGİLİ DEĞERLENDİRME:
Romanın daha ilk sayfalarında Küçük Ağa’nın Meclis’i tam karşıdan gören bir evin penceresinden bakarken söylediklerinde ötekileştirme stratejileri işletilmeye devam edilir:“Küçük Ağa geniş pencereye döndü. Karşıda yeni Meclis projektörlerle yıkanıyor, bu göz alıcı ışık yağmurunun altında bayraklar bayraklar, bayraklar dalgalanıyordu. İçi çoktandır unuttuğu bir heyecanla ürperdi. Fakat aynı anda: -Ne edepsiz herifler diye mırıldandı; şu kepazeliğe bak Çolak!.. / Meclis ile cadde arasındaki geniş yolu ikiye ayıran değirmi çimenlikteki Türk ve İran bayraklarının direkleri yan yatmışlardı.” (Buğra, 1963. 7). Ötekiler, Batılıların bayraklarını dalgalandırırken iki büyük doğu milletinin bayrağı yere yatmıştır.Böylece metnin zımni iletisiyle Küçük Ağa’nın bu manzaraya tepkisi haklılaştırılmış olacaktır.
Kanonik cumhuriyet romanının yapmadığını yaparak, bir muhafazakâr aydın ütopyasını gerçekleştirmiş olan roman; dindar aydınla Anadolu köylüsünü bir birine yoldaş etmiştir.Kaldı ki romanın örtük iletisine göre asıl kurtuluş bu iki gücün ele ele vermesindedir. Nitekim romanda Salih’in kendini pozitivist Kuvvacılara değil, İstanbullu hocaya yakın hissetmesi, Anadolu’nun geleceğine dair bir temenni olarak kültürel milliyetçi/muhafazakâr aydının adesesini verir. Nitekim Önsöz’de bu bakış şu sözlerle ifadesini bulur “Bu millet her zaman olduğu gibi o devirde de vatan sevgisini, devlet şuurunu dini ile iç içe duyardı. Her savaş bir cihad olagelmişti. Vatan, millet sembolleri din sembolü ile birleşiyordu: Bir tek bayrakta üç kutsallık. Bu milletin kaderi, bu milletin tâ kendisi yüzyıllar boyunca işte bu bayraktı” (Buğra.1963: 6).
Buğra, dindarlığı tutuculuk değil, kültürün belkemiği olarak görür: “Bu millet her zaman olduğu gibi o devirde de vatan sevgisini, devlet şuurunu dini ile iç içe duyardı. Her savaş bir cihad olagelmişti. Vatan, millet sembolleri din sembolü ile birleşiyordu: Bir tek bayrakta üç kutsallık. Bu milletin kaderi, bu milletin tâ kendisi yüzyıllar boyunca işte bu bayraktı” (Buğra,1963: 6). Dolayısıyla eserde “hoca”, “medrese” gibi oldukça geniş bir dini nitelikli kelime kadrosu yer alacaktır.
Yazara göre pozitivist aydınların dine ve tarihe olumsuz bakışına en büyük karşılık ahlâkı, zarafeti ve temizliği ile olumlu bir Müslüman kimliği çizmek olacaktır. Kaldı ki Anadolu Türklüğünün içinden islamla ilgili pratikleri çekip aldığınızda geriye pek bir şey kalmaz (Buğra, 1994: 8). Bu sebeple milliyet ve din, birbirinin içine geçmiş ve karışıp kaynaşmıştır.
Edebi metinler, medya metinleri kadar sert ve değişken olamadıkları için toplumu değiştirmek ve dönüştürmek iddiaları da onlar kadar güçlü değildir. Ancak bir edebi metin de, tıpkı hâkim sosyo-politik yapılara uygun olarak geliştirdikleri “moda” ve “demode” göstergelerle sürekli toplumu biçimlendiren medya metinleri gibi (Shoemaker ve Reese, 2002: 127) birtakım kimlikleri, söylem yoluyla onaylarken bazılarını da ötekileştirir. Ötekileştirmede en sık başvurulan yöntemlerden biri de olumsuzlanan kişileri karakter düzeyinden stereotip düzeyine çekmektir. Zira stereotipler, “temsil edilen gruplar hakkında ön yargılar da üretir. Çünkü bu temsil biçimi, onu yalnızca bir bölümüyle, bazı özelliklerini olduğundan daha abartılı olarak sunmak biçiminde gerçekleşir” (Akca, 2009: 101). Romanda “öteki” kalıbı içinde yer alan geniş bir şahıs kadrosunun derinliksiz bir kişileştirme ile ancak
romancının onlara çzidiği sosyal tanım içinde yer almaları da başka bir olumsuzlama stratejisi olarak anlamlıdır.
(AKADEMİK BAKIŞ DERGİSİ  Sayı: 26 Eylül – Ekim 2Cll)
ŞAHIS KADROSU
A-) FİZİKİ TAHLİLLERİ:
İstanbullu Hoca:Genç olmasına rağmen gür ve siyah sakalı olan, gözleri yeşile çalan açık ela , körpe yüz-lü, boylu poslu ve pehlivan yapılıydı. Bu pehlivan yapısını hafifçe öne durışu ve yumuşak hareketleri biraz gizleyen birisi.
Salih:Sağ kolunu ve sağ kulağını savaşta kaybetmiş, kehribar gibi gözleri olan yiğit bir delikanlıdır. Yanağında savaştan kalma bir yara izi vardı.
Ali Emmi:Tel çerçeveli gözlükleri vardı. Alnındaki kırışıklıkları olan. İhtiyarlıktan elleri, sakalı titreyen bir adamdır. Ak saçı ve sakalı vardı.
Ağır Ceza Reisi: Sağlam bir kişiliği vardı. Boyu kısaydı fakat çok heybetli bir duruşu vardı.
Emine:Daha on beşine basmamıştır. İnce belli fakat dolgun körpe bir kızdır. İri, simsiyah gözleri, hafifçe çatık hilal kaşları,kırmızı ve kalın dudakları, narin ve çekme burnu ve pespembe tenli çok güzel bir kızdır.
B-) RUHİ TAHLİLLERİ:
İstanbullu Hoca: Alim, fazıl, kamil bir hocadır. Bakışlarındaki mana, şefkat, tevazu, ve hüzün ile, didikleyici, meydan okuyucu, sorguya çeken, hüküm veren ışıltılar oluşuyordu. Bilgili, imanlı ve cesur dur. Derin ve canlı bir tip. Çok fedakar birisidir.
Salih: Mert ve gözünü budaktan esirgemeyen bir insandır.Zor karar veren, fakat verdiği karadan dönmeyen bir yiğittir.En tehlikeli vazifeye oyuna gider gibi giden, edebini, terbiyesini hiç bozmayan bir insandır, ama savaştan sonra iyiden iyiye çökmüştür.
Ali emmi: Bir toprak adamıdır. Bütün benzerleri gibi toprağın sabır ve sükununu içine sindirmiş bir Akşehir köylüsüdür.
Ağır Ceza Reisi: Sağlam bir şahsiyeti vardır. Çünkü doğru yolu bulmuştur. Sade, alçakgönüllü ve dürüsttür. Ama gerektiği zaman inatçı ve yırtıcıdır.
Emine: Huyu da yüzü gibi çok güzeldir. Temiz, namuslu, zengin bir ailenin bir kızıdır
C-)SOSYOLOJİK TAHLİLLERİ:
İstanbullu Hoca: Asıl adı Mehmet Reşit’dir sonradan adı “Küçük Ağa” olur. Milli Mücadele’yi kazandıran unsurlardan birisini, din adamlarını temsil eder.
Salih: Onun için Çolak derler. Savaştan sonra kendini kaybeder, ama erken toparlar ve Küçük Ağa’nın en yakını olur.
Ali Emmi: Romanda Milli Mücadele’nin “millet” unsurunu temsil eder.
Ağır Ceza Reisi: İyi bir tahsil ve terbiye görmüştür. Pratik, inandığı değerler içinde, bulunduğu şartlar arasında ahenk kurmuştur.
Emine: Bir köylü kızıdır. Erkeğine son derece bağlıdır.
Çerkez kardeşler (Çerkez Etem, Çerkez Tevfik): Başlarda vatan ve millet için çok büyük hizmetler vermişlerdir. Fakat düzenli orduya geçme kararı alındığında zıt fikirleriyle zararlı olmuşlardır.
MEKAN:
Olay Akşehir’de geçmektedir. Akşehir’in Topyeri ve Çobankaya’nın arasındaki Tekke Deresi’ni bir üçgenin tabanı gibi kapatan Taşoluk sokağı iki fırın, bir bakkalı, bahçeli ve iki, üç katlı evleri ile Ak-şehir’in gözde semtlerinden birisi idi. Sokağın tam ortasında Halıhane’nin büyük bahçesine dayanan bir çıkmaz vardı. Salih’lerin evi bu çıkmazın sol tarafında, en dipte idi. Kasabanın değişmeyen, hatta büsbütün canlanan bir yönü de vardı: Gavur Mahallesi. Burada Minas’ın, Yorgo’nun meyhaneleri vardır. Gavur Mahallesi ile diğer mahalleler arasında pek mühimsenecek bir fark yoktur. Sadece evlerin tipleri biraz değişiktir.
ZAMAN:
Olaylar Birinci Dünya Savaşı sonrasında gerçekleşmektedir.
Bunların dışında eserde yer ve zaman kavramı üzerinde pek fazla durulmamıştır. Sadece genel olarak bahsedilmiştir.
DİL VE ANLATIM:
Eserin dili anlaşılır ve akıcıdır. Yazar bunu; halkın o dönemde kullandığı kelimeleri seçerek sağlamıştır. Ayrıca halkın kullandığı kelimelere doğrudan yer vererek eserin doğallığını sağlamıştır.  Eserde devrin hakim zihniyeti kendini gösterir. Anadolu’ya ve öz Türkçeye yöneliş eserde kendini göstermektedir. bu yüzden dil oldukça sadedir.
Eserde anlatım ikinci kişi ağzından yapılmıştır. İlahi bakış açısı anlatıcı kullanılmıştır.
TÜRÜ: Tarihi roman
KİTAP HAKKINDAKİ DEĞERLENDİRME:
Türk Toplumunun verdiği en büyük milli mücadele örneği olan bağımsızlık ve Kurtuluş Savaşı en gerçekçi biçimiyle bize ufacık bir parçasıyla yansıtılmıştır.Dönemin zorlukları , şartları ve kişilerin fedakarlıkları abartısız biçimde anlatılmıştır.Zafere olan inanç ve halkın dayanışması en çarpıcı biçimiyle yansıtılmış ve kitapta adı geçen kişiler , binlerce benzerleri gibi verdikleri üstün mücadelelerle gelecek günleri hazırlamışlardır.
Küçük Ağa , Tarık Buğra’nın en tanınmış ve en çok ses getiren romanıdır. 1963 yılında ilk kez basılan kitap 486 sayfadan oluşmakta ve tek ciltten ibarettir. Tarihi Roman türündeki kitapta, Birinci Dünya Savaşı sonrası halkın düştüğü zor durum ve milli mücadele konu alınmıştır. Anadolu kasabalarında işgallere karşı direnişlerin gerçekçi anlatıları kitabın önemini artırmaktadır.
YAZAR HAKKINDA BİLGİ
HAYATI
Tarık Buğra Akşehir’de doğdu. İlk ve ortaokulu Akşehir’de okudu. Ortaokulda Rıfkı Melül Meriç’in, yatılı okuduğu İstanbul Lisesi’nde ise Hakkı Süha Gezgin’in öğrencisi oldu. Yazar olmaya onuncu sınıfta karar verdi. 1936’da Konya Lisesi ’nden mezun oldu, İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne kaydoldu. İki yıl sonra Hukuk Fakültesi’ne, oradan da Edebiyat Fakültesi’ne geçti. Burada Ahmet Hamdı Tanpınar ve Mehmet Kaplan’ın öğrencisi oldu Mezuniyet tezini vermeden ayrıldı. Daha sonra Küçük Ağa adlı romanı Kaplan tarafından mezuniyet tezi olarak kabul edildi ve Yeni Türk Edebiyatı Kürsüsü’nden mezun oldu.
Gazeteciliğe 1947’de Akşehir’de babası Erzurumlu Mehmet Nâzım Bey’le birlikte Nasreddin Hoca gazetesini çıkararak başladı. 1951’den sonra Milliyet, Vatan, Yenigün, Yeni İstanbul gazeteleri ile haftalık Yol dergisinde yazdı. Bu gazete ve dergilerin bazılarında yazı işleri müdürlüğü yaptı. Tercüman Gazetesi’ndeki köşe yazarlığından 1976’da ayrıldı, zamanını bütünüyle edebiyata verdi. Devlet Tiyatroları’nda Edebi Kurul Başkanlığı’nda Edebi Kurul üyeliği yaptı.
Tarık Buğra, ilk piyeslerini ve “Yalnızların Romanı”nı askerliği sırasında yazmıştı. 1940’da tamamladığı roman, 1948’de Çınaraltı dergisinde tefrika edilmişti. Ama adı, İlk hikâyesi “Kekik Kokusu”nun beğenilmemesi üzerine bilenerek bir iddia ile üç saatte yazdığı “Oğlumuz” adlı hikâyesinin 1948’de Cumhuriyet Gazetesi’nin açtığı yarışmada ikincilik kazanmasıyla duyuldu. Bu yarışmada birinci yapılan ve Yunus Nadi’nin oğlunun askerde komutanı olan kişinin daha sonra tek satırı görülmedi. 1949’da yayımladığı ilk hikâye kitabı Oğlumuz’u, 1952’de Yarın Diye Bir Şey Yoktur, 1954’te İki Uyku Arasında, 1964’te Hikâyeler izledi. Kasaba yaşantısından, orta sınıf insanların ev ve aile ortamlarından kesitler verdiği hikâyelerinde, yoğun, şiirli bir dille aşk, yalnızlık, uyumsuzluk gibi temaları işledi. Olay örgüsünden çok iç gerçekliğe ağırlık verdi. 1955’te çıkan “Siyah Kehribar”la romana geçti.
Kurtuluş Savaşı’na merkezden değil, bir kasabadan baktığı Küçük Ağa’da (1963) yakın tarihe resmi tarih anlayışının dışına çıkan bir yorum getirdi. Bu romanın devamını 1967’de Küçük Ağa Ankara’da adıyla yayımladı. Firavun İmanı (1976), Dönemeçte (1978), Gençliğim Eyvah (1979), Yağmur Beklerken (1981) adlı romanlarında da Cumnuriyet’in çeşitli evrelerini, demokrasiye geçiş sürecindeki çalkantıları konu edindi. Ortaouyncusu “Komik-i şehir” Naşit’in hayatından yola çıkarak yazdığı İbiş’in Rüyası ile 1970 TRT Sanat Ödülleri Yarışması’nda başarı ödülü, Osmanlı İmparatorluğu ’nun kuruluş yıllarını anlattığı Osmancık’la (1985) Milli Kültür Vakfı Edebiyat Armağanı’nı, Yağmur Beklerken’le Türkiye İş Bankası Büyük Ödülü’nü aldı. 1991’de Devlet Sanatçısı unvanını aldı. Birey özgürlüğünü savunduğu Ayakta Durmak İstiyorum (1966) ve Üç Oyun (1981) adıyla kitaplaştırdığı piyeslerinin hemen hepsi sahnelendi, romanları TV dizisi haline getirildi. Fıkralarından seçmeleri Gençlik Türküsü (1964), gezi notlarını Gagaringrad (1962), dil ve edebiyat üzerine yazılarını Düşman Kazanmak Sanatı (1979), denemelerini Bu Çağın Adı (1979) başlıklarıyla yayımladı.
Tarık Buğra, 26 Şubat 1994’de kanser tedavisi gördüğü Çapa Tıp Fakültesi Hastanesi’nde öldü, Karacaahmet Mezarlığı’nda toprağa verildi. Tarık Buğra, öğretim üyesi Ayşe Buğra’nın babasıdır.
2004 yılında Akşehir’e Tarık Buğra heykeli dikildi.
EDEBİ KİŞİLİĞİ
Siyah Kehribar’la (1955,1991) romana geçti. Küçük Ağa(1964,1989) ve Küçük Ağa Ankara’da (1966,1975) adlı yapıtlarıyla Kurtuluş Savaşı’na resmi tarih görüşünün dışında bir yorum getirmeye çalıştı. Firavun İmamı(1976,1989), Dönemeçte(1979,1989), Yağmur Beklerken(1981), Cumhuriyet döneminin çeşitli evrelerindeki siyasal örgütlenmeleri, öok partili demokratik yaşamın ilk yıllarını sergileyen romanlarıdır.
Tarık Buğra birey özgürlüğünü temel alan Ayakta Durmak İstiyorum; Akümülatörlü Radyo; Yüzlerce Çiçek Birden Açtı, (1981) adlı oyunlarıyla da dikkat çekti. İbişin Rüyası ile (1970, 1989) TRT 1970 Sanat Ödülleri Yarışması’nda başarı ödülünü ; Firavun İmamı ile 1978, Osmanlı Devletinin kuruluş yıllarını anlattığı Osmancık ile1985 Milli Kültür Vakfı Armağanı’nı; Yağmur Beklerken adlı yapıtıyla da 1989 İş Bankası Roman Büyük Ödülü’nü kazandı. Romanlarından bazıları televizyona uyarlandı. Öbür yapıtları arasında dil ve edebiyat üzerine yazdığı Düşman Kazanma Sanatı(1979), Moskova gezisi notları Gagaringrad(1962), köşe yazılarından seçmeler Gençlik Türküsü(1964) ve deneme kitabı Bu Çağın Adı(1990) sayılabilir.
BAŞLICA YAPITLARI
Hikâye
Oğlumuz (1949)
Yarın Diye Bir Şey Yoktur (1952)
İki Uyku Arasında (1954)
Hikâyeler (1964, yeni ilavelerle 1969)
Tiyatro
Ayakta Durmak İstiyorum
Akümülatörlü Radyo
Yüzlerce Çiçek Birden Açtı – 1979)
Gezi Yazıları
Gagaringrad (Moskova Notları) (1962)
Fıkra ve Deneme
Gençlik Türküsü (1964)
Düşman Kazanmak Sanatı (1979)
Politika Dışı (1992).
Bu Çağın Adı (1990)
Roman
Siyah Kehribar (1955)
Küçük Ağa (1964)
Küçük Ağa Ankarada (1966)
İbişin Rüyası (1970)
Firavun İmanı (1976)
Gençliğim Eyvah (1979)
Dönemeçte (1980)
Yalnızlar (1981)
Yağmur Beklerken (1981)
Osmancık (1983).
Senaryo ve oyunu
Sıfırdan Doruğa-Patron (1994)
Please follow and like us:
Yazar Hakkında

Yazar : admin

Yazar Hakkında :

Yazarın Tüm Yazıları İçin Tıklayınız

Yorumlar
İsminiz
E-Posta Adresiniz
Yorumunuz

This blog is kept spam free by WP-SpamFree.

Yorum onaylama sistemi etkin; yorumunuzun yayınlanması biraz zaman alabilir.

Anonymous
12 Aralık 2013 - 09:08

eywallah

Anonymous
07 Nisan 2014 - 17:43

saolun ya perfanmas ödevini de burdan yaptım eywallah

  • Meta

  • Enjoy this blog? Please spread the word :)