ZEHRA ROMANININ TAHLİLİ (NABİZADE NAZIM)

12.11.2012 tarihinde ROMAN TAHLİLLERİ kategorisine eklenmiş, Kişi Okumuş ve 1 Yorum Yapılmış.

   Modern Türk Edebiyatı bir uygarlık kriziyle başlar. Bu edebiyatın, bir uygarlık değişmesinin sonucu olarak doğduğunu göz önünde tutmak gerekir. 1826da Yeniçerilerin ortadan kaldırılmasıyla başlayan ve 1839da Tanzimat Fermanı’yla devlet kurumlarının ve toplum yapısının yavaş yavaş Avrupalılaşmasına varan ve sırasıyla 1876da Birinci Meşrutiyet, 1908de İkinci Meşrutiyet devirlerini kapsayan bu uygarlık krizi, 1923te Cumhuriyet ilanı, Ankara’nın başkent oluşu, Atatürk devrimleri gibi kesin görünümlü aşamalarla Türk toplumunun bugünkü durumuna kadar gelir.
Tanzimatla başlayan toplum hayatındaki değişikliklerin sanatın çeşitli dallarına yansıdığı gibi, edebiyata da yansıması çok doğaldı.
Batı kültürüyle yetişen yeni kuşaklar eski edebiyatın yeni hayatı anlatmaya yeterli olmadığını görmüşler, Batı edebiyatı yolunda yeni bir edebiyat çığırı açmak için hem öncülük etmişler, hem de döneme göre iyi sayılan eserler vermişlerdir.
Zehra romanı Nabizade Nazım’ın edebiyatımızdaki ilk psikolojik roman denemesidir.

Roman Zehra adını taşımasına rağmen asıl kişisi Suphi’dir.  Romanda Suphi üç faklı
kişilikteki kadınla; Zehra, Sırrıcemal, Ürani’yle sağlıksız evlilik ve aşk ilişkileri anlatılır. Zehra romanında kıskançlıkların, ihanetlerin ve intikamların görüldüğü bir aile faciası sergilenir. Teknik bakımdan çok başarılı olmasa bile, devrin aile yapısı hakkında az da olsa okuyucuya belli bir fikir vermesi bakımından roman başarılı sayılabilir. Yazarın asıl amacı bir takım olayları anlatmak değil, olayların kişiler üzerindeki etkilerini sergilemektir. Bu nedenle romanda daha çok yazar konuşur,kahramanlarının ruhsal değişimlerini olayın akışına koşut olarak, ayrıntılı bİçimde işler. Yazarın romanına gerçekçilik katabilmek için, bir süre tulumbacılar arasında yaşadığı, tulumbacı kahvelerinde bulunduğu bilinmektedir. Bu tutum gerçekçi yazarların bir özelliğidir. Ancak zaman zaman kişiler için kullandığı “biçare” ve benzeri sıfatlarla kendi duygularını belirtmesi, romantizmin bir etkisi olarak görülmektedir. Yazar Karabibik’te olduğu gibi Zehra romanında da belirgin bir ahlak dersi verme amacında değildir. Zehra’nın ya da Suphi’nin yaşadıklarından ders almamızı amaçlamaz.
Roman özeti:
Münire Hanım, uzaktan akrabası olan Kadir Bey ile evlenir. Suphi adında bir çocukları olur. Babası Suphi’yi çocuk yaşta eğitmeye başlar ve böylece Suphi yaşıtlarından önce okulunu bitirir. Suphi, gayet kibar büyümüş,  genç, güzel bir delikanlı olur. Babası sağ iken Suphi’yi Şevket Efendi’nin yanına mağazaya yerleştirir. Şevket efendi tıpkı Suphi gibi iyi yetişmiş, çalışkan, henüz otuz beş yaşında bir adam olup, sermayesini arttıra arttıra senede otuz, kırk bin lira kıymetinde iş görür. Bunu yalnızca çalışmasına ve düşünerek hareket etmesine borçludur.
Şevket Efendi’nin Zehra adında bir kızı vardır. Zehra çocukluğundan beri çok kıskançtır.  Kendisinden iki sene sonra doğan kardeşi Bedri’yi kıskançlığından dolayı, boğmak, kafasını taşla ezmek gibi teşebbüslerde bulunmuştur. Zehra’nın bu kıskanç hali Şevket Efendi’yi düşündürüyordu. Şevket Efendi bu derdini kendine yakın bulduğu Suphi’ye anlatır,  Suphi de kızın bu halini çok düşünürdü. Kadınların ahlakını araştıran dergilerden edindiği bilgilerle ilerde Zehra’nın çok mutsuz olacağını düşünmüştü. Yüzünü bile görmediği bu kız, artık her gece Suphi’nin düşlerine giriyordu. Suphi, Şevket Efendi’nin evine hiç gitmemişti. Bir Cuma günü hesap işlerini halletmek için gitmek zorunda kaldı. Lavaboya gitmek için odadan çıktığında Zehra’yı gördü. Bu gördüğü yüzü artık her gece hayal ediyordu. Şevket Efendi bu durumu anladı ve Zehra’yla Suphi’yi evlendirdi. Ayrıca onların oturmaları için Libada civarında bir kösk de tuttu. Kızı ve damadının buraya yerleştirdir. Bu yeni evli çiftin evliliklerinin ilk bir yılı çok huzurlu ve mutlu bir şekilde geçer. Artık Zehra’nın da kıskançlık hastalığı ortaya çıkmamakta dolayısıyla rahat ve güler yüzlü günler geçirmektedir.
Suphi’nin annesi Münire Hanım, gelinin rahatı ve ev işlerinde yardımcı olsun diye, Sırrı Cemal adında bir cariye satın alır. Sırrı Cemal çok güzel ve ahlaklı bir kızdır. Suphi ve Zehra’nın evliliği gayet mutlu devam ederken, gelişen bu olay Zehra’nın kıskançlık hastalığının ortaya çıkmasına neden olduğu  gibi evliliğin  de tehlikeye girmesine sebep olmuştur. Zehra’nın kıskançlık duyguları Sırrı Cemal’i gördükçe artıyor, Suphi’yi göz hapsinde tutuyor, durmadan hesap soruyordu.  Zehra, tekrar eski huysuz günlerine geri dönmüştü. Suphi biraz geç kalsın deli olacak gibi oluyordu. Bu kıskanç duygular Zehra’ya çok acı veriyordu. Suphi de karısının bu durumunun farkındaydı, karısını mutlu etmek için elinden geleni yapıyordu. Zehra’nın yaptığı kaprislere hesap, hesap sormalara bir süre sonra katlanmakta güçlük çekmeye başladı. Ev içinde Zehra, Sırrı Cemal’e hep kötü davranıyor ve çeşitli bahaneler bularak tatsızlık çıkarıyordu. Suphi artık Zehra’nın bu sert ve çekilmez haline dayanamaz olmuştu. Zehra’nın evinde olmadığı bir sırada Sırrı Cemal Suphi’nin hizmetini görmek için yanına girer. Bir süre sonra Suphi’nin dikkatini çeker. Suphi, bugüne kadar Sırrı Cemal’i ilk defa bir kadın olarak fark etmiştir.  Suphi, Sırrı Cemal’in tatlı sohbeti, güler yüzü ve anlayışı karşısında onunla konuşmaktan hoşlanmaya başlıyor. Zehra’nın çekilmez halleri yanında Sırrı Cemal melek gibiydi. Suphi gönlünü Sırrı Cemal’e kaptırır. Tabi Zehra çok zaman geçmeden bu ilişkinin farkına vardı ve  olanlar oldu. Evde iki kadın Suphi yüzünden sürekli kavga etmeye başladılar. Bu durun Suphi’nin hoşuna gidiyordu. Sırrı Cemal, Suphi’den yüz bularak evde hanımlık taslıyordu. Bir süre sonra Sırrı Cemal hamile kaldı. Zehra bu olay üzerine derin bir kedere girdi.  Bu arada Münire hanım sebep olduğu felaketten dolayı bu olanlara çok üzülüyordu.  Suphi bir süre sonra bu evde iki kadının geçimsizliklerinde sıkılarak Sırrı Cemal’le birlikte başka bir yere taşındı. Böyle Suphi, Zehra’dan ayrılmış oldu. Zehra bu durumu kendisine yediremedi ve intikam planları kurmaya başladı. Sırrı Cemal’in de Suphi’nin de kendi çektiği acıların aynısı çekmelerini istiyordu. Önce Suphi ile Sırrı Cemal’in yaşadığı yeri öğrenmek için Habibe Molla adında birini tuttu. İstediği bilgiler ulaşması çok uzun zaman almadı. İntikam almak içinde önce Sırrı Cemal ile Suphi’yi ayırması gerekiyordu. Suphi’nin durumunu az çok bildiği için onu bir başka kadını kullanarak Sırrı Cemal’den ayırabileceğini düşündü. Bu iş için Marika adında bir bohçacıdan yardım istedi. Marika, Zehra’ya Ürani adında bir kadını getirdi. Bu kadın, Ürani iffetsiz bir kadındı. Ayrıca çok alımlı, oldukça çekici, bir erkeğin kolay kolay hayır diyemeyeceği bir kadındı. Ürani’nin işi Suphi’yi kendine aşık edip, Sırrı Cemal’i terk  etmesini sağlamaktı. Bir bahaneyle Suphi’nin iş yerine Marika ile Ürani gittiler. Daha sonra Ürani başka bir bahaneyle Suphi’nin yanına tekrar gitti. Bu sefer Suphi’yi doğum gününe çağırdı. İlk başlarda Suphi gitmek istemesede bir süre sonra ısrarlara dayanamadı ve gitmeyi kabul etti. Suphi Sırrı Cemal’e yardımcısı vasıtasıyla gele gelemeyeceğini haber verdiyse de Sırrı Cemal o geceyi endişe ve korku içinde geçirdi. Suphi, Ürani’nin evine gittiğinde bunun ortamı beğendi. Çalgı, Çengi eşliğinde eğlendiler. Suphi’nin bu eğlenceler çok hoşuna gitti. Bir gecede Ürani’ye deliler gibi aşık oldu. Gözü Ürani’den başkasını görmez oldu. Bu gecen sonra Suphi, evi barkı, Sırrı Cemal’i unuttu. Eve gitmiyor, hatta hayatında daha önce Sırrı Cemal diye birinin varlığını bile unutmuş oldu. Sırrı Cemal bu duruma tahammül edemedi. Evde bir süre sonra yiyecek hiç bir şey kalmadı. Çaresizlik içinde bir gün intihar etti. Zehra’nın Sırrı Cemal’den almayı düşündüğü intikam gerçekleşmiş oldu.
Ürani ile Suphi,  zevk ve sefa ile yaşamaya devam ediyorlardı. Harcanılan paranın haddi hesabı yoktu. Suphi işe de gitmiyordu. Bir süre sonra iş yerindeki yardımcısı bütün işleri üstüne geçirdi. Bu olaydan sonra Suphi beş parasız kaldı. Bu arada Suphi’nin yardımcısı Muhsin, Zehra ile evlendi. Böylece Suphi tamamen iş yerinden uzaklaştırılmış oldu. Suphi ile Ürani her gece bir başka eğlence yerinde vakit geçirip eğleniyorlardı. Ürani, Suphi için çok masraflı olmaya başlamıştı. Her hafta modaya göre değişiklikler yapıyordu. Böyle yaprak Suphi’nin bütün parasını yedi, bitirdi. Suphi beş parasız kalınca onu artık istemediğini söyledi ve evinden kovdu. Bu olaylardan sonra Suphi sefil bir hayat yaşamaya başladı.  Tulumbacılar ocağına katıldı. Tulumbacılar arasında rezil bir hayat sürüyordu. Kabalığı, kavgası, rezaleti hiç eksik olmamaya başladı. Bir süre sonra tulumbacılar da Suphi’yi aralarından kovdular. Bunun üzerine Suphi sokaklarda yaşamaya başladı. Bütün bu olanlara sebep olarak Ürani’yi görüyordu. Ondan intikam almaya karar verdi. Bir gün Ürani’nin evinin olduğu sokakta gizlendi. Bir süre sonra Ürani, yanında bir olduğu halde evinden dışarı çıktı. Suphi, ikisini de bıçaklayıp karanlık sokaklarda kayboldu. Polis bu cinayetten sorumlu olabileceği düşüncesiyle Suphi’yi de tutukladı. Ancak Suphi yaptıklarını inkar etti. Delil yetersizliğinden dolayı mahkum edilmediyse de Trablusgarp’a sürgüne gönderildi. Zehra hala Suphi’nin kendisine dönmesini istiyordu, ancak Suphi Trablusgarp yollarındaydı. Bir gün Zehra çarşıda gezerken kalabalığın bir yerde toplandığını gördü. Kalabalığa yaklaştığında yaşlı bir kadının ölmüş olduğunu gördü. Bu kadın, Münire Hanım, yani Suphi’nin annesiydi. Zehra  bütün bu olanlardan dolayı çok üzüldü. En sonunda ince hastalığa yakandı ve hayata veda etti.
Zehra Romanının Olay Örgüsü
Suphi’nin babası Suphi’yi Servet Efendi’nin yanına verir.
Servet Efendi, kızı Zehra’dan Sıphi’ye dert yanmaya başlar
Suphi içten içe Zehra’yı düşünmeye başlar.
Suphi’nin iş dolayısıyla Servet Efendi’nin evine gitmesi.
Suphi’nin odadan dışarı çıkınca Zehra’yı görmesi.
Bu gördüğü yüzü aklından çıkarmaması ve bu yüze aşık olması
Zehra ve Suphi2nin haraketlerinde aynı tuhaflıkların meydana gelmesi
Şevket Efendi’nin kızı ve Suphi’yi evlendirmek istemesi
Zehra ve Suphi’nin nikahlarının kıyılması
Şevket Efendi’nin kızı ve damadına bir ev alması ve güzel bir şekilde döşetmesi
Münire Hanım’ın gelinine yardım etmesi için eve Sırrı Cemal adında güzel bir cariye alması
Zehra’nın kıskançlıklarının yeniden başlaması
Sırrı Cemal ve Zehra arasındaki sürtüşmelerden köşkteki huzurun bozulması
Sırrı Cemal ve Suphi’nin arasında bir yakınlaşma olması
Suphi’yle Sırrı Cemal’in bir süre sonra Zehra’dan uzakta yeni bir eve taşınması
Zehra’nın kıskançlıktan dolayı intikam almak istemesi
Zehra’nın Ürani adında iffetsiz bir kadınla intikam için anlaşması
Ürani’yle Suphi’nin karşılaşması ve aralarında bir muhabbetin olması
Suphi’nin Sırrı Cemal’i bırakıp Ürani’yle yaşamaya başlaması
Sırrı Cemal’in çaresizlik içinde intihar etmesi
Ürani’nin Suphi’nin servetini son kuruşuna kadar harcaması, parasız ve işsiz kalan Suphi’yi evinden kovması
Suphi’nin sokaklarda yaşamaya başlaması
Zehra’nın Muhsin ile evlenmesi
Zehra’nın bütün bu yaşananlardan dolayı vicdan azabı çekmesi
Suphi’nin de başına gelenlerden dolayı Ürani’yi sorumlu tutması ve onu öldürerek cezalandırması
Suphi’nin cinayetten dolayı suçlanması ancak delil yetersizliğinden serbest bırakılarak Trablusgarp’a sürgüne gönderilmesi
Münire Hanım’ın zor durumda sokakta dilenirken soğuktan ölmesi, Zehra’nın bu olaya şahit olması
Zehra’nın bütün bu olanlara, yaşadıklarına dayanamayıp, hastalanarak yataklara düşmesi ve bunun sonucunda ölmesi
Zehra Romanının Şahıs Kadrosu:
Zehra:  Zehra, bir tüccarın kızıdır. Küçük yaşta anası ölmüştür. Yaratılışından kıskanç bir kız olan Zehra, babasının katibi Suphi ile evlenir. Babası Şevket, “yetişmiş, çalışkan, henüz otuzbeş yaşında bir adam olup sermayesini artıra artıra senede otuz kırk bin lira kıymetinde iş ‘görmek derecelerine kadar mahza say ü tedbiri sayesinde vasıl olmuştur. Beyn-et-tüccar itibar-i fevkalarlesi vardır. Tamam yirmi yaşında iken genç bir kız ile teehhül etmiş ve bu içtima meydana Zehra’yı getirmiştir. “Zehra, çocukluğundan beri gayet kıskanç idi. Hele kendisinden iki sene sonra doğan Bedri’yi o derece kıskanırdı ki bir kaç kereler çocuğu adeta boğmak, kafasını ezmek gibi vahşetlere kadar cüreti görülmüştü. Kızın bu tabiatı Şevketi düşündürmekte idi. Bu tabiatta olanlar – bahusus kadın ise1er-ilerde gayet feci vukuata sebep olacaklanm biliyordu.” (Zehra, sayfa. ıo).
Suphi: “Suphi, gayet kibarane büyümüş genç, güzel bir delikanlıdır. Rüştiye’yi (ortaokulu) bitirmişti.” (s. 9). “Pederi sağlığında delikanlıyı Asmaaltında namuslu, zengin bir tüccarın yanına katip sıfatiyle yerleştirmiş ve ondan sonra gözlerini müsterihane kapamıştı.” (S. ıo). Genç, yakışıklı bir delikanlıdır. Kibar bir beyefendidir. Öğrenimi üzerinde çok durulmuş, çalışkan biri olarak romanda karşımıza çıksa da ilerleyen süreçte karakterindeki zayıf yönler ortaya çıkmıştır.
Münire Hanım: Asil bir ailenin kızı olup, gençliğini Arnavutluk’un en çalkantılı zamanlarında Arnavutluk’ta geçirmiştir. Temiz saf bir gönlü vardır. Gelini Zehra ve Suphi için her türlü fedakarlığı yapmıştır. Romanda İyi giden hayatın birden tersine dönmesine eve aldığı cariye ile sebep olmuştur. Yaptığı hatanın cezasını da en ağır şekilde çekenlerden birisidir romanda. Yazar romanda Suphi’nin kötü duruma düşmesinden sonra annesiyle  de ilgilenmemiştir. Hatta Münire Hanım maddi imkanlardan yoksun, sokaklarda dilenirken soğuktan donarak ölmüştür.
Şevket Efendi: Zehra’nın babasıdır. Henüz otuz beş yaşında, çalışkan bir adamdır. Tüccarlar arasında büyük bir saygınlığı vardır. Kızı Zehra’nın kıskançlığından dolayı çok üzülmektedir. Bu duruma çareler aramaktadır.
Sırrı Cemal: Romanda bir güzellik sembolü olarak ifade edilmektedir. Kafkas neslinin güzelliği ile en fazla meşhur olan şubesindendir.  Bir bakışta en zor beğenenlere bile güzelliğini kabul ettirmekte, onaylatmaktadır. Kadın dendiği zaman hatıra ne mana gelirse o mananın tamamen cisimleşmiş şeklidir. Bünyesi gayet hassas ve narindir. Beli ince, göğsü geniş, gerdanı uzunca, ağzı ufak, hareketleri hoş, gamzeleri gönle hoş gelen, kısacası ender bulunan bir güzelliktir.
Romanda da olayların başlangıcında Sırrı Cemal’in etkisi büyüktür. İlk başlarda Suphi’nin dikkatini çekmese de Zehra, başına geleceklerin farkında gibidir. Böyle bir güzellik karşısında hiç bir erkeğin hayır demesi mümkün değildir. Sırrı Cemal’in bu güzelliği Zehra’nın kıskançlık hastalığının yeniden ortaya çıkmasına neden olmuştur. İlk başlarda Suphi, Sırrı Cemal’in güzelliğini fark etmese de daha sonra Zehra’nın kıskanç tavırları onu Sırrı Cemal’e itmiştir.
Nazikter: Sade, temiz, biraz terbiyesiz, huysuz, ihtiyar bir yaşlı kadındır. Sırrı Cemal’e karşı bir hasedi vardır. Kaba saba, cahil biridir.
Habibe Molla: Kulağı delik diye tabir edebileceğimiz, açık göz, şeytana külahını ters giydirip, atlıyı atından indirip, yolcuyu yolundan döndürür biridir. Adam araştırmak, iz sürmek, olayları haber almak adeta işi gücü eğlencesi, zevki gibiydi. Suphi’yi takip etsin diye Zehra tarafından tutulmuştur.
Ürani: Genç, gayet güzel, etine dolgun bir kadındır. Minik elleri, küçük ağzı, iri gözlerinden zeka fışkıran, şiir gibi duran bir yüzü vardı, diye tasvir edilmektedir yazar tarafından. Açık giyinen, rahat hareketleriyle gittiği her ortamda dikkat çekmeyi bilir. Paraya, gezmeye, eğlenmeye oldukça düşkündür. Gezmekten, tiyatrolardan hiç bir şekilde geri kalmaz.
Sırrı Cemal ve Suphi’den intikam almak için Zehra tarafından tutulmuştur. Kısa bir sürede Suphi’yi etkilemeyi başarırı ve onu Sırrı Cemal’den uzaklaştırır. Paraya eğlenceye düşkünlüğü sebebiyle kısa bir sürede de Suphi’nin bütün parasını harcattırır. Öyle edalı cilveli bir kadındır ki Suphi artık onun yanından ayrılamayacak hale gelmiş, Zehra’yı ve Sırrı Cemal’i hiç aklına bile getirmemektedir. Zehra bu şekilde intikamını aldığını düşünmektedir, bir süre sonra Sırrı Cemal, Suphi’nin ilgisizliğinden dolayı zor duruma düşer ve çaresizlikten intihar eder. Daha sonra da Suphi başına gelen bütün olaylardan ve bu hale düşmesinden Ürani’yi sorumlu tatar ve onu bir şekilde öldürür. Bu olay üzerine kısa bir süre tutuklu kalsada delil yetersizliğinden serbest bırakılır ancak sürgüne gönderilir.
Muhsin Bey: Genç bir delikanlıdır, Suphi’nin yanında katiplik yapar. Suphi işleri boşlamaya başladıktan sonra işlerin kontrolünü eline alır. Bir süre sonra da bütün işleri kendi üstüne geçirir. Zehra da Suphi’yi kıskandırmak için Muhsin Bey’le evlenir ancak sonuçtan memnun olmaz.
Romanda Suphi, Zehra, Ürani ve Sırrı Cemal asıl kişilerdir.
Yardımcı Kişiler olarak da: Münire Hanım, Şevket Efendi, Muhsin Bey, Habibe Molla, Nazikter vardır.
Zehra Romanında Mekan:
Romanda mekan olarak, Tanzimat romanlarında görüldüğü üzere İstanbul vardır. Roman tamamen İstanbul’da geçer. Boğaziçi, Çamlıca, Beykoz, Bakırköy( Suphi’nin Sırrı Cemal’le oturdukları ev), dış mekan olarak karşımıza çıkmaktadır. İç mekan olarak da öncelikle karşımıza, Şevket Efendi’nin dükkanı ve evi vardır. Ürani’nin evi de iç mekan olarak karşımıza çıkar. Ürani’nin evi Derviş sokak 16 numaradır. Ayrıca bir ara Suphi’nin kaldığı Tulumbacılar koğuşu da iç mekan olarak karşımıza çıkar.
Eserden bir kaç örnek verelim. Dış mekan olarak o günlerin Beyoğlu:
“Ezcümle pazar gecesi Tepebaşı Tiyatrosunda verilen baloya gitmişlerdi. Suphi dans bilmediği cihetle şöyle bir köşeye çekilmiş ortalığın halini seyretmekteydi. Ürani genç bir delikanlı ile -Angaje-olmuş, bir mahir orkestranın neşeli ve murakkas ahengine tabaiyyetle [fırl fırıl] dönmeye başlamıştı. Delikanlı ile Ürani sanki yek-vücut olmuş gibi bir ayak üzerinde ve bir vaz-ı aşıkaanede haretkat-ı müntazama icra ettikçe Suphi’nin içinden kanlar gitmekte idi..”
İç mekan olarak da yazar Ürani’nin Derviş Sokak 16 numaradaki evini  ayrıntılı bir şekilde tasvir etmiştir. Yazar şöyle anlatıyor: Yatak odası; yaldızlı geniş tel yaylı bir karyola ile küçük fakat zarif çini soba… Odaların en büyüğü salon şeklinde tertip olunmuştu iki karşılıklı duvara birer yüksek konsol dayatılmış bunların  üzerine iki cesim billur endam aynası konularak önlerine de iki yüksek Japon lambası getirilmişti. Pencereler cicim perdelerle örtülmüş, oraya yüksek bir porselen soba kurulmuş, duvarlara kalın yaldız çerçeve  yağlı boya resimler asılmıştı. Resim asma biçimi yeni bir moda Avrupa’dan gelmiş resimlerde manzara, fırtınaya tutulmuş bir tekne resmi ve buruşuk alınlı, uzunca ak sakallı esmer renkli ufacık mavi gözlü zühaf biçiminde ufak vişneçürüğü fesli adamın portresi .Hakkı beyin firçasından çıkmış olan resim.” (s. 66).
Zehra Romanında Zaman:
1300lü yıllarda Haziran ve Temmuz aylarında başlayan ve sonraki dönemleri de anlatan bir zaman vardır.
Zehra Romanında Sosyal Hayat:
Romandan öğreniyoruz ki, o devirde Beyoğlu’nda verilen bir balada vals de bilinmektedir (biliniyordu). Yine romandan öğrendiğimize göre; “Bazen Fransız tiyatrosuna, bazen Verdi’ye, bazen Tepebaşı’na, Konkordiyaya, bazen Kristale, bazen rastgele bir konsere giderlerdi. Balolardan, suvarelerden de geri kalmazlardı (s. 115) Perdearası, Türk incesaz takımı ile aynı gece orkestra seyircilere “Vagner’den bir romans çalmıştı” (s. 117).
Romanın başka bir yerinde de şunları okuyoruz:
“Müslüman olmasına rağmen Avrupa içkileri de kullanmadan kaçınılmıyordu (s. lll). Ürani bir bardak dolusu birayı dikmekte, delikanlı da konyak yuvarlamaktaydı” (s. 91-93). ”Yani de olur, Niko!i’de mi olur bir birahanede içecekler, yemek yiyecekler, sonra bu gece Fransız tiyatrosu “Divorçon” veriyor, oraya gidecekler. İkinci klas localarından seyredecekler.” (s. 123).
O devirlerde sigara içenler de var. “Yemekten sonra salıncaklı iskemlesine oturmuş, sigarasını dumanlamakta…” (s. 73).
Osmanlı toplumu, bilhassa hanımlar, kitap da okumaktalar. Zehra’da iki yerde geçer. (s. 83). “Habibe Molla’dan kat-ı ümit etmiştir, romanlarına başvurdu. Monte Kristo’yu belki üçüncü defa olarak okumaya başladı. Kont’un, düşmanlarından ne yolda intikam aldığnı tetkik ve taharriye koyuldu.” (s. 94).  ”Sırrıcemal bu hücum ile müsterihane yemek yemiş salonda sahneaklı sandalyesinin üstünde, yanda bırakmış olduğu romanı mütalaaya koyulmuştu.” (s. 94). Günlük konuşma diline giren çoğu Fransızca kelimeler dikkatimizi çekiyor:  Fabrika (s. 73), şimendifer (s. 83), angaje (s. lll), madam (s.84), matmazel (s. 85), balo (s. i o),çek, bono, kasa (s. 84), telegraf (s. 94), tranvay (s. 122), vs.
Giyinme şekli de zamana göre değişiyor. Örneğin, erkeklerin kullandıkları frank gömleği (s. 144), başına bir büyük tüylü kadife şapka koymuş şapkasına merbut olan beyaz tülü çenesine kadar indirmişti. Siyah düz, sade bir zarif fistan giymiş eline gene o renkte bir şemsiye almış, mini mini ellerini siyah eldivenler içinde saklamış.” (s. 85).
Yazar romanında tiyatrodan da bahsetmektedir. Bu, Türkler için yepyeni bir olaydı. Türkiye’de ilk tiyatro temsilleri xyıı. yüzyılın sonunda İtalyan ve Fransız diplomatlarının konaklarında oluyordu, Osmanlılardan seyirciler azdı. Nabizade Nazım’ın bahsettiği tercümeler xıx. yüzyılın sonunda yaygın olmaya başlamış. Buna rağmen sadece -belli bir çevre okuyabilirdi. O zaman Osmanlı İmparatorluğu Fransa’yla sıkı bir temasta olduğundan yeni bir aydınlar topluluğu yetişmişti. Aynı zamanda onlar yeni estetik fikirlerin sahibi olmaya başladılar. Hem roman, hem tiyatro çevirileri yapıldı. Piyeslerde yeni hayat şartları sergilenmekteydi, hem de çoğu kadın olan kahramanların hayatının Müslüman kadının hayatından farklı yanları gösterilmekteydi. Aynı zamanda resim yapma geleneği, ressamların yetişmesi olayı da romanda önemli bir yer tutmaktadır. Kısaca denebilir ki, Tanzimat yazarlarının eserlerinde yeni yaşama” biçimine geçiş tüm ayrıntılarıyla gösterilmektedir.
Zehra Romanının Edebi Yönü:
Eser yazarının ölümünden sonra arkadaşı Mahmud Sadık tarafından Servet-i Fünûn mecmuasında tefrika edilmiştir. (nr. 254, 11 Kanun-ı Sâni 1311/23 Ocak 1896 vd.) Kıskançlıkların, aşkların ve ihtirasların romanı Zehra, Tanzimat ile gelen değerler sistemindeki değişikliğin kadın erkek ilişkilerine yansımasının edebi göstergelerinden birdir. Yazar Zehra romanında realizm ve naturalim akımının etkisiyle insan ilişkilerinin çeşitli boyutlarını ve bunların yaratabileceği sorunları Tanzimatın yeni insan tipinin ruhunda denemek istemiştir. Yazar romanı adeta bir deney laboratuvarına dönüştürmüştür. Anlatım tekniği, bakış açısı, yazarın eserle arasındaki mesafe göz önünde bulundurulduğunda, eser romantizmin etkisindedir. İnsan zaaflarını anlatmasındaki gerçekçiliği ve bireyi ön plana çıkarması hesaba katılınca eserin realist özellikler sergilediği söylenebilir. Zehra’nın çevrisinin ve irsiyetinin kaderinin şekillenmesinde etkisi düşünülürse naturalizmden de  izler olduğunu söylemek mümkündür.
Zehra romanında da diğer Tanzimat romanlarında; Müsameretname, Letaif-i Rivayat, İntibah, Sergüzeşt de olduğu gibi esir kadın hikayesi önemli bir yer tutar. Bu cariyelik meselesi Edebiyat-ı Cedide romanıyla ancak ortadan çekilmiştir.
Nabizâde Nâzım
1862 yılında İstanbul’da, Nişantaşı’nda dünyaya geldi. Tam adı Ahmet Nazım idi. Babası Nabi Efendi’yi ve annesini genç yaşta kaybetti. Ninesi tarafından büyütüldü. “Yadigarlarım’ adlı yapıtında anlattığı anılarından öğrenildiğine göre mutsuz bir çocukluk geçirdi.
İlköğrenimini Tophane Mahalle Mektebi’nde tamamladıktan sonra önce Fevziye Rüştiyesi’nde sonra Beşiktaş Askeri Rüştiyesi’nde öğrenim gördü. Okulun İdadi (lise) bölümünü de bitirdikten sonra yüksek öğrenimini Mühendishane-i Berri-i Hümayun (Kara Askeri Mühendis Okulu)’da yaptı. 1884’te topçu mülazım-ı sanisi (topçu üsteğmen) olarak mezun oldu. Öğrenimine Mekteb-i Harbiye-i Şahane (Genel Kurmay Okulu)’da devam etti.
İlk yazısını henüz öğrenci olduğu 1880 yılında Vakit Gazetesi’nde A.Nazım imzasıyla yayımlandı. Bu yazı, “Esaret” başlıklı bir denemedir. Öğrencilik ve askerlik yaşamının devam ettiği 1880-1890 yıllarını aynı zamanda çok verimli bir yazım adamı olarak geçirdi.
Çok başarılı bir öğrenci olan Nabizade Nazım, 1886’da Erkan-ı Harbiye (genelkurmay) yüzbaşısı olarak mezun olduktan sonra kendi okulunda askeri öğretmenlik yaptı; yüksek cebir, istihkam ve topoğrafya dersleri verdi. Keşif ve araştırma yapmak üzere iki yıl Suriye’de görev yaptı. 1890’da İstanbul’a döndü. O yıl, ilk Türkçe gerçekçi köy romanı olan Karabibik adlı eserini yayımladı. 1891’de çıkmaya başlayan ve o günlerde bir bilim dergisi niteliği taşıyan Servet-i Fünun Dergisinin ilk yazarlarından birisi oldu.
İstanbul’a dönüşünden bir süre sonra sevdiği kızla evlendi ancak mutlu bir evlilik yaşamı olmadı. Evlendikten kısa bir süre sonra kemik veremi hastalığına yakalandı. Haydarpaşa Hastanesi’nde iki yıl kadar tedavi gördü ama iyileşemedi; 6 Ağustos 1893’te öldü ve Üsküdar’da Miskinler Tekkesi yakınındaki mezarlıkta toprağa verildi.
Edebî hayatı
Nabizade Nazım, daha çok romantizm etkiler taşıyan şiirlerini bilimsel konuları işleyen makalelerini, öykülerini Hazine-i Evrak, Mir’at-i Aem , Rehber-i Fünun, Afak, Berk, Manzara gibi dergilerle Tercüman-ı Hakikat, Servet, Mürüvvet gibi gazetelerde yayımlamıştır.
Şiirlerinde ölüm, tabiat, tanrı gibi temleri işledi. Şiirde çok başarılı olduğu söylenemez. Zaten kendisi de bunlara “Heves Ettim” adını vermiştir.
1890 yılında yayımlanan Karabibik adlı uzun hikâye denilebilecek romanı, edebiyatımızda ilk köy romanı olma özelliğini taşır, kendisinin “hakikiyyun” dediği realist bir eserdir. “Zehra” (1896) romanı ise bir psikolojik roman denemesidir. Bu romanda Şehzadebaşı tiyatrolarının tulumbacı kahvelerini, kadın kavgalarını gerçekçi bir görüşle aktarmıştır. Eser, bir psikolojik roman kabul edilmez ama Türk edebiyatında psikoloji öğelerinin kullanıldığı ilk roman kabul edilir.
Yapıtları
Heves Ettim (şiir,1885)
Minimini-yahut-Yine Heves (şiir,1886)
Yadigarlarım (anı-öykü,1886)
Zavallı Kız (öykü.1890)
Bir Hatıra (öykü,1890)
Karabibik (ilk köy romanı,1891)
Sevda (öykü,1891)
Mini Mini Mektepli (okuma ve yazma parçaları,1891)
Hala Güzel (öykü,1891)
Haspa (öykü,1891)
Seyyie-i Tesamüh (-hoşgörünün kötülüğü-uzun öykü,1892)
Esatir (mitoloji,1892)
Aynalar (fizik kitabı,1892)
Zehra (ilk psikolojik roman denemesi,1896)

Yazar Hakkında

Yazar : admin

Yazar Hakkında :

Yazarın Tüm Yazıları İçin Tıklayınız

Yorumlar
İsminiz
E-Posta Adresiniz
Yorumunuz

This blog is kept spam free by WP-SpamFree.

Yorum onaylama sistemi etkin; yorumunuzun yayınlanması biraz zaman alabilir.

Anonymous
28 Aralık 2013 - 18:59

Gerçekten Çok teşekkür ederim kitabı alamamıştım ve benim performans ödevim başka hiçbir sitede yok bu hazırlayanlara tekrar tekrar teşekkürlerr 😀 <3