2012-2013 12. Sınıf Türk Edebiyatı Ders Kitabı Cevapları- Öz Şiir sayfa 50-51-52-53 -60-61-62

10.11.2012 tarihinde 12. Sınıf Edebiyat Kitabı Cevapları kategorisine eklenmiş, Kişi Okumuş ve 4 Yorum Yapılmış.


3. ÜNİTE CUMHURİYET DÖN. HEYECANI DİLE GETİREN METİNLER
ÖZ (Saf)ŞİİR 1920-1940
HAZIRLIK  sayfa 50-51-52-53
* Milli edebiyat Dönemi şiiri ve dil anlayışı hakkında  araştırma yapınız.
* MİLLİ EDEBİYAT AKIMINDA ŞİİR
Edebiyatımızda halkın anlayabileceği bir dille, halk için yazmak ilkesi Tanzimat döneminde Şinasi ile başla­mıştır, Şinasi’nin, daha çok düzyazı dili üzerinde dur­makla birlikte şiirlerinde de elinden geldiğince Türkçe sözcükler kullanmaya çaba gösterdiği görülür.Ziya Pa­şa ise şiirimizin halk diliyle ve hece ölçüsüyle yazılma­sı gerektiğine dikkatleri çekmiştir. Ancak, sanat yapma kaygısının ağır basması bu girişimlerin sürdürülmesini engellemiştir. Servet-i Fünun ve Fecr-i Ati dönemlerin­de ise şiir dili konuşma dilinden iyice uzaklaşmış, aruz ölçüsü egemenliğini sürdürmüştür. Tanzimat’ta ortaya konulan, halk için yazma ilkesini ye­niden canlandıran halk içinden yetişmiş bir şair olarak Mehmet Emin Yurdakul olmuştur.

Ancak Servet-i Fü­nun şiirinin tutunduğu, sevildiği sırada halkın anlayabi­leceği bir dille ve halk şiiri ölçüsüyle şiir yazmayı be­nimsetebilmesi oldukça güç bir iş olmakla birlikte bu güçlükten yılmayan Mehmet Emin, “Türkçe Şiirler” adlı kitabıyla edebiyatımızdaki yerini sağlamlaştırmış, ko­nuşma Türkçesini ve hece ölçüsünü savunanlarca des­teklenmiştir.

Mehmet Emin’den sonra 1911’de Genç Kalemler dergi­sinde Turan adlı şiirini yayımlayarak “Bütün Türkçülük” düşüncesini benimsediğini duyuran Ziya Gökalp (1876-1924), şiirde hece ölçüsünü ve Türkçeyi yerleş­tirmekte Mehmet Emin’den daha etkili olmuştur. Milli Edebiyat hareketinin kendini benimsettiği yıllar olan 1911 ile 1917 yılları arasında ise değişik eğilimle­rin bir arada olduğu göze çarpmaktadır. Milli edebiyat şairleri kendilerini kabul ettirmeye çalışırken, Fecr-i Ati şairleri ünlerini sürdürdükleri gibi, Servet-i Fünun şiirini yaratanTevfik Fikret veCenap Sahabettin in de şair­lik güçlerini ellerinde tuttukları dikkati çekiyor. Ayrıca Fecr-i Ati topluluğunun dağılmasıyla, topluluk şairlerin­den kimileriyle, genç kuşak şairlerinden kimilerinin Mil­li Edebiyat anlayışı dışında yeni hareketler yaratma gi­rişiminde bulundukları görülmektedir. Bazı genç şairler, Nayiler adı altında, yeni bir edebi ha­reket yaratmak için ortaya çıktılar. Bunlar, edebiyatta millilik ayrıcalığını Genç Kalemler’e bırakmamak için, edebiyatın milli oluşunu “milli geçmişe bağlanış”ta gö­rerek, Anadolu’daki Türk edebiyatının ilk devirlerine in­meyi ve böylece, XIII. asrın büyük mutasavvıfları olan Mevlana Celaleddin-i Rumi ile Yunus Emre’nin şiirlerin-deki samimi ifadeli, lirik ve mistik atmosferi kendi şiirle­rinde de yaşatmayı denediler. Onlara göre, estetik he­yecan ile dili ve üslubu tabii bir şekilde birleştirmek, sa­de ve samimi bir ifade tarzı bulmak ve bundan doğan iç ahengi değerlendirmek gerekir. Bu topluluğun ömrü çok kısa sürmüş, düşüncelerini gerçekleştirebilecek değerde eserler veremeden dağılmıştır.
Aynı yıl ortaya çıkmış olan bir edebi eğilim de, yabancı bir geçmişin bir kaynağına yönelerek, Türk edebiyatını esasından batılılaştırmak için, doğrudan doğruya “Eski Yunan edebiyatını örnek edinmek” eğilimidir. Yahya Kemal ile Yakup Kadri’nin temsile çalıştıkları ve Eski Ak Deniz Havzası (bölgesi) Medeniyeti ile ilgili olduğu için “Havza Edebiyatı” veya “Nevyunanîlik” adını verdik­leri ve ilk örneklerini Yahya Kemal’in “Sicilya Kızları” ve “Biblos Kadınları” adlı şiirleri ile Yakup Kadri’nin “Siyah Saçlı Yabancı ile Berrak Gözlü Genç Kızın Sözleri” ad­lı nesrinde bulan bu eğilim de, devrini etkileyecek bir gelişme gösterememiştir.
Yine aynı yıllarda, şiirin genel durumundaki bu karar­sızlıktan başka, milli bir edebiyata taraftar şairlerin şiir anlayışında da tam bir birlik görülmez. Milli Edebiyat hareketince şiirin şahsi bir mesele olarak sayılması üzerine, Milli Edebiyat deyiminden bazı şairler konuca “eski Türk tarihine, efsane ve geleneklerine bağlanma­yı” anlayarak bu tarzda şiirler yazarken (Mehmet Emin, Ziya Gökalp); bazıları “Osmanlı İmparatorluğu’nun par­lak devirlerini yaşatmaya” çalışıyor (Yahya Kemal, Enis Behiç); bazıları da, millileşmeyi “halk şiirine bir dönüş” sayarak, halk nazım şekilleri ile şiirler yazıyor (Rıza Tevfik, Faruk Nafiz, Orhan Seyfi, Yusuf Ziya) ve hemen hepsi, (Mehmet Emin, Ziya Gökalp hariç) ferdiyetçi bir sanat anlayışı içinde, yalnız kendi duygu ve hayal dün­yalarını işliyorlardı.
Nihayet, milli bir edebiyata taraftar şairlerin bu dağınık yönlerdeki çalışmalarını birleştirmek gayesi ile 1917 yı­lı haziranında, “Şairler Derneği” adlı bir dernek kurul­du. Fakat üyeleri arasında tam bir anlaşmaya varılama­dı. Nitekim dernek, “istedikleri sanat anlayışını benim­semekte” üyelerini serbest bırakarak, onlardan, sade­ce, “konuşma dilinin ve hece vezninin kullanılması­nı” isteme kararını alabildi. Kuruluşundan başlayarak bütün edebi hareketlere sayfalarını açık tutan Servet-i Fünun’un da bu harekete katılması ve Yeni Mecmua (1917), Büyük Mecmua (1919) ve Dergâh (1921) der­gilerinin sürekli yayınları ile şiirde dil ve ölçünün milli­leştirilmesi meselesi (Y. Kemal gibi bazı istisnalarla), Cumhuriyetin ilanından önce, tamamıyla gerçekleşti. İlk şiirlerinde Osmanlıcayı ve aruzu kullanıp konuşulan Türkçeye ve heceye sonradan bağlananlar çoğunlukta olduğu için, bu devrin şairlerinin şiirlerindeki dil ve ve­zin ikiliği belirli ve ortak bir özelliktir. Ancak, 1917 tari­hinden sonra, genç şairlerin şiirlerinde konuşulan Türkçenin en güzel örnekleri verilmiştir. Birkaç yıl gibi çok kısa bir süre içinde elde edilen bu büyük başarıda, “He­cenin Beş Şairi” olarak adlandırılan şairlerin (Halit Fah­ri, Enis Behiç, Orhan Seyfi, Yusuf Ziya, Faruk Nafiz) geniş payları vardır.
Şiirlerini 1918’den sonra yayımlamaya başlayan Yahya Kemal ise daha değişik bir çizgide görülür. Milli Edebi­yat hareketinin ilkelerine tam olarak uymamakla birlikte konferanslarıyla hareketi desteklemiştir. Tarihte Os­manlı imparatorluğu’nu temel alan Yahya Kemal, Birin­ci Dünya Savaşı sonlarındaki yenilginin çöküntüsünü yaşayan Türkleri güçlendirmek için ulusal tarihi tema alan şiirler yazmıştır. Tarihe yönelik temaların yanında sonsuzluk, aşk ve ölüm en çok işlediği konulardır. Özel­likle tarihsel temalı şiirlerinde Divan şiiri koşuk biçimini kullanan Yahya Kemal “Ok” şiiri dışında hep aruz ölçü­sü kullanmıştır. Koşuk biçimleri gibi dili de şiirlerin te­masına göre değişir. Tarihsel temalı şiirlerinde, yansıt­tığı döneme uygun bir dil kullanırken, konuşma Türkçesinin güzel örneklerini verdiği şiirleri de vardır. Dile olan egemenliğiyle şiirimize değişik bir söyleyiş getirmiştir.
Milli Edebiyat şairlerinin eserlerinde aşağıdaki özellikler görülür:
1. “Halka doğru” ilkesi gereğince ilk kez ulusal kay­naklara dönülmüştür.
2. Yalın bir dil kullanılmıştır.
3. Hece ölçüsü esas alınmıştır.
4. Halk şiiri nazım biçimlerinden yararlanma yoluna gidilmiştir.
5. Şiirlerde doğa ve yurt güzellikleriyle birlikte yurtse­verlik, kahramanlık konuları işlenmiştir.
6. Şiire romantik bir söyleyiş egemen olmuş, toplum­sal sorunlara pek yer verilmemiştir.
7. “Beş Hececiler” topluluğu önemli bir çıkış olmuştur.
BEŞ HECECİLER
Şiire aruzla başlayan, Ziya Gökalp’ın etkisiyle Milli Ede­biyat akımına bağlanan ve 1917’den sonra ortaya çı­kan, bir topluluk oluşturmayan, aynı özellikleri taşıdık­ları için “Beş Hececiler” adıyla adlandırılan “Hecenin Beş Şairi” şu sanatçılardan oluşmaktadır: Orhan Seyfi Orhon Faruk Nafiz Çamlıbel Halit Fahri Ozansoy Enis Behiç Koryürek Yusuf Ziya Ortaç
Bu şairler 1917’de Selanik’te “Genç Kalemlerle başla­yan Milli Edebiyat akımının ilkelerine bağlı olarak, halk şiirimizin özelliklerinden, yerli kaynaklarımızdan yarar­lanarak, şiirimizin aruzdan heceye geçişinde önemli rol oynamışlardır. “Beş Hececiler” adıyla tanınan bu sa­natçılar, Milli Edebiyat döneminde sanat hayatlarına başlamıştır; ancak asıl ürünlerini Cumhuriyet dönemin­de vermişlerdir.
“Beş Hececiler” olarak tanınan bu şairlerin eserlerin­de özetle şu özellikler görülür:
1. Bireysel konuları ve yurt güzelliklerini anlatma
2. Anadolu’ya romantik bir tutumla yaklaşma
3. Sade bir dille yazma
4. Hece ölçüsünü kullanma ve Halk şiiri geleneğinden yararlanma
* Derste kullanılmak üzere bir gazel örneği getiriniz.
Gazel
Ağyâre nigâh etmediğin nâz sanırdım
Çok lutf imiş ol âşıka ben az sanırdım
Gamzen dili rüsvâ-yı cihân eyledi
Billâh ben ol âfeti hem-râz sanırdım
Seyr eylemesem âyînede aks-i cemâlin
Hüsn ile seni meh gibi mümtâz sanırdım
Ma’mûr idügin bilmez idim böyle harâbât
Mestâneleri hâne-ber-endâz sanırdım
Sihr etdiğini senden işitdim yine Nef’î
Yoksa sözünü hep senin i’câz sanırdım
                                          Nef’i
AÇIKLAMA
Yabancıya bakmadığından ben nazlı sanırdım
Ama çok alakalıymış aşığa ben az sanırdım
Gülümsenle cihana beni rezil eyledin
Oysa ben seni en yakın arkadaşım sanırdım
Yüzünün aynadaki yansımsını görmesem
Güzellikde seni ay gibi seçkin sanırdım
Yapıcı olduğunu bilmezdim böyle harap olmuş
Sarhoşları seni ev yıkıcı sanırdım
Sihir yaptığı yeni senden işittim
Nef’i yoksa sözünü hep icaz* sanardım
*Ahmet Hamdi Tanpınar, Ahmet Muhip Dranas, Necip Fazıl Kısakürek, Ziya Osman Saba, Cahit Sıtkı Tarancı’nın hayatları, edebi kişiliği ve fikirleri hakkında araştırma yapınız.
Ahmet Hamdi Tanpınar
Ahmet Hamdi Tanpınar, 23 Haziran 1901 tarihinde İstanbul’da doğdu.İstanbul’da Ravaz-i Maarif İbtidaisi’nde, Sinop ve Siirt rüşdiyelerinde, Vefa, Kerkük ve Antalya sultanilerinde öğrenim gördü. Baytar mektebini bırakarak girdiği İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nden 1923 yılında mezun oldu. Erzurum, Konya ve Ankara liseleriyle, Gazi Eğitim Enstitüsü ve Güzel Sanatlar Akademisi’nde edebiyat öğretmenliği yaptı, aynı akademide estetik ve sanat tarihi dersleri verdi (1932 – 1939). 1939 yılında İstanbul Üniversitesi’ne Yeni Türk Edebiyatı Profesörü olarak atandı.
Maraş Milletvekili olarak 1942-1946 yıllarında Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde bulundu. Bir süre Milli Eğitim Müfettişliği yaptıktan ve Güzel Sanatlar Akademisinde eski görevinde çalıştıktan sonra 1949 yılında İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’ne yeniden döndü ve bu görevde iken 24 Ocak 1962 tarihinde İstanbul’da öldü.
Öykü Kitapları
Abdullah Efendi’nin Rüyaları (1943), Yaz Yağmuru (1955), Hik(yeler (Kitaplaşmayan iki hikâyesiyle birlikte tüm öyküleri, 1983).
Ahmet Muhip Dranas
909 yılında Sinop’un Salı köyünde dünyaya geldi. Ankara Erkek Lisesi’ni bitirdi. Lisedeki edebiyat öğretmenleri Faruk Nafiz Çamlıbel ve Ahmet Hamdi Tanpınar, şiir sevgisinin gelişmesinde etkili oldular. Ankara Erkek Lisesi’ni bitirdikten sonra Hâkimiyet-i Milliye gazetesinde çalıştı(1930-1935). Ankara Hukuk Fakültesi’ne iki yıl devam ettikten sonra İstanbul’a gitti, Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’ne girdi ve burayı bitirdi. Güzel Sanatlar Akademisi Kütüphane müdürlüğü yaptı. Dolmabahçe Resim ve Heykel Müzesi resim yardımcılığında bulundu.
1938’de Ankara’ya döndü ve CHP Genel Merkezi’nde Halkevleri Kültür ve Sanat Yayınları’nı yönetti. Ağrı dolaylarında askerlik görevini yaptıktan sonra, Ankara’da Çocuk Esirgeme Kurumu Yayın Müdürü, Kurum Başkanı (1957-1960), daha sonra İş Bankası Yönetim Kurulu üyesi oldu. Devlet Tiyatrosu Edebî Kurul Başkanlığı, Anadolu Ajansı Yönetim Kurulu üyeliği yaptı. Politikaya atılarak Zafer gazetesinde yazılar yazdı.
Birkaç kez DP’den milletvekili adayı olduysa da seçilemedi. Yayımlanan ilk şiiri, Ankara Lisesi’nden Muhip Atalay imzasıyla Milli Mecmua’da çıkan “Bir Kadına” adlı şiirdir 15 Eylül 1926. Sonra kendi imzası ile çeşitli dergilerde şiirler yayımladı.
Çeşitli dergilerde yayımlanan şiirleri, 1974 yılında İş Bankası Kültür Yayınları arasında, “Şiirler” adı ile çıktı. Ayrıca “Kırık Saz” adlı eseri de çıkmıştır.
21 Haziran 1980’de Ankara’da öldü. Vasiyeti üzerine Sinop’un Salı köyünde toprağa verildi.
Ahmet Muhip, Cahit Sıtkı Tarancı ile şiirde ahenge ve sese önem vermişlerdir. Örneğin Kar şiirinde Ahmet Muhip sesi ön plana çıkarırken Olvido adlı şiirinde ne sesi anlama ne de anlamı sese baskın kılmıştır.
Hece şiirinin son kuşağı denilebilecek şairler arasında Ahmet Muhip Dıranas, çağcıl Batı şiirine (Baudelaire, Verlaine) en yakın, kendinden bir iki kuşak sonrası şairler üzerinde, az sayıda şiirle bile olsa, uzun süre etkili olan bir şairdir. O da hocası Tanpınar gibi az yazmış, seyrek yayımlamış, şiirlerini şiire başladıktan nerdeyse elli yıl sonra (1974) kitaplaştırmıştır. Gerek Fransız şiiri, gerekse kendinden önceki kuşaktan ustaları Ahmet Haşim ve Ahmet Hamdi Tanpınar’dan aldığı etkileri sanatına yedirerek özgün bir şiire ulaşmıştır. Hece ölçüsü sınırlarında kalarak ama durak ve vurgu yerlerini değiştirerek gelenekselde çağdaşlığı yakalayan, çağrışım gücü yüksek, yurdu, insanı ve doğası ile barışık, alışılmadık deyiş örgüsüyle unutulmaz şiirler yazmıştır. Şiirlerinde aşk, tabiat, ölüm, hatıralar, sığ olmayan bir anlatımla ve düşündürücü boyutlar içinde verilmiştir.
Yayımlanmış kitapları
Yazılar. Adam Yayınları, Haziran 1994.
Oyunlar Gölgeler, Çıkmaz, Finten. Adam Yayınları 1995, İstanbul
Yazılar, Toplu Yazıları. YKY 2000, İstanbul
Şiirler. YKY Kasım 2006.
Eserleri:
Şiir
Şiirler (1974)
Kırık Saz (1975 T. Fikret’ten).
Oyun
Gölgeler (1947)
O Böyle İstemezdi(1948 – Bu iki oyun Devlet Tiyatrosu ile İstanbul Şehir Tiyatrosu’nda oynanmıştır).
Çeviri Oyun
Aptal (1940 – Dostoyevski’den uyarlayanlar F. Neziere / S.W. Bienstock).
İnceleme
Fransa’da Müstakil Resim (1937 – İki Cilt C. Sıtkı ile birlikte).
Şiir çevirileri
Çalar Saat – Charles BAUDELAIRE 1
Cahit Sıtkı Tarancı – (1910-1956)
Diyarbakır’da doğdu. Galatasaray Lisesi’ni bitirdi. Mülkiye Mektebi’nde okudu. Paris’e gitti. ikinci Dünya Savaşı çıkınca geri döndü. Çevirmenlik yaptı. Ağır bir hastalığa yakalandı. Viyana’ya götürüldü. Orada öldü. Ankara’ya getirilip toprağa verildi. Otuz Beş Yaş şiiriyle ün yaptı. Hayat, aşk ve ölüm, şiirlerinin başlıca temalarını oluşturmaktadır. Ömrümde Sükût, Otuz Beş Yaş, Düşten Güzel ve Sonrası adlı şiir kitapları bulunmaktadır.
Ziya Osman Saba
Ziya Osman Saba, cumhuriyet dönemi şair ve yazarı (30 Mart 1910, İstanbul-29 Ocak 1957, İstanbul).
Yedi Meşaleciler Hareketi’nin kurucularındandır. Şair olarak ün kazanan edebiyatçı, küçük hikâye türünde de eserler verdi.
Hayatı
30 Mart 1910 tarihinde İstanbul’da dünyaya geldi. Babası Binbaşı Osman Bey, Paris askeri ateşesi idi. Sekiz yaşında iken annesini kaybetti. Bu kaybın hüznünü hep hisseti ve eserlerine yansıttı. Ziya Osman, dokuz yaşında yatılı öğrenci olarak kaydedildiği Galatasaray Lisesi’nden 1931’de mezun oldu.
İlk şiiri 1927’de, lise öğrencisi iken Servet-i Fünun’da Ziya imzasıyla yayımlandı. Lisede bir yıl sınıfta kalınca bir alt sınıftaki Cahit Sıtkı ile tanışma fırsatı bulması, edebiyat dünyasında ender görülen bir dostluğun oluşmasını sağladı. Dostu Cahit Sıtkı’nın öğrencilik yıllarından itibaren kendisine yazdığı mektupları biraraya getirmesi ile ilk basımı 1957’de yapılan Ziya’ya Mektuplar adlı ünlü kitap oluşmuştur.
1928’de altı lise arkadaşı ile birlikte (Yaşar Nabi, Sabri Esat, Cevdet Kudret, Vasfi Mahir, Muammer Lütfi, Kenan Hulusi) Yedi Meşale isimli ortak kitap yayımladılar. Ziya Osman, kitabın başarısı üzerine Yusuf Ziya’nın desteğiyle çıkarılan ve yayımı sekiz ay süren aynı isimdeki derginin kurucu yazarları arasında yer aldı. Ömrü boyunca topluluğun şiir anlayışına bağlı kalan tek Yedi Meşaleci oldu. Derginin kapanmasından sonra şiirlerini Milliyet ve İçtihat’ta yayımlattı. Varlık Dergisi’nin kurulmasından sonra ise metinlerini orada yayımlatmaya başladı.
Sinir hastası olan kuzenine aşık olan Ziya Osman, ailesinin itirazlarına rağmen liseyi bitirdiği yıl onunla evlendi. 12 yıl süren bu evlilik mutsuz ve karamsar olmasına yol açtı. Yüksek öğrenimini 1936’da İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde tamamladı, aynı yıl İstanbul’da askerliğini yaptı.
Hukuk eğitimi sırasında bir yandan da Cumhuriyet Gazetesi muhasebe servisinde çalışan Ziya Osman Saba, çalışma hayatına 1938 yılında girdiği Emlak ve Eytam Bankası’nda uzun yıllar devam etti. 1943 yılında ilk eşinden ayrıldı. Aynı yıl, Yedi Meşale’den sonra ilk kitabı olan Sebil ve Güvercinler adlı kitabı yayımlandı. ABC Kitabevi’nin yayımladığı kitapta 66 şiiri yer almaktaydı. Ertesi yıl, çalıştığı bankada tanıştığı Rezzan Hanım ile evlenerek yavaş yavaş karamsarlığından kurtuldu. Bu evlilikten Orhan ve Osman isimli iki oğlu oldu.
Ziya Osman Saba, bankası tarafından Ankara’ya tayin edilmesi üzerine bir süre bu kentte yaşadıysa da İstanbul özlemi nedeniyle 1945 yılında bankadaki görevinden ayrıldı. İstanbul’da Milli Eğitim Bakanlığı Basımevi’nde tashih şefi (düzeltmen) olarak çalıştı. 1947’de ikinci kitabı Geçen Zaman yayımlandı. Varlık Yayınları tarafından basılan bu kitap, şairin “Sebil ve Güvercinler” kitabındaki şiirlerle 1943-1946 arasında yazdığı şiirlerin biraraya getirilmesinden oluşuyordu. 1950’de geçirdiği bir kalp krizi nedeniyle bu işi de bırakmak zorunda kalan Saba, yaşamının geri kalanında arkadaşı Yaşar Nabi’nin sahibi olduğu Varlık Yayınları’nın kitaplarını evinde basıma hazırlayarak geçimini sağladı.
İlk hikâye kitabı Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi 1952’de yayımlandı. 29 Ocak 1957 günü İstanbul’da bir kalp krizi sonucu Kadıköy’deki evinde hayatını kaybeden şairin Nefes Almak adlı şiir kitabı ile Değişen İstanbul adlı hikâye kitabı ölümünden sonra basıldı.
Eyüp Sultan’daki aile mezarına defnedilmiştir; ancak mezar bugün kayıptır.
Necip Fazıl Kısakürek    Şair-Yazar
1904 yılında İstanbul’da doğdu. Çeşitli okullarda, bu arada Amerikan Koleji’nde okudu ve orta öğrenimini Bahriye Mektebi’nde yaptı(1922). Bu askeri okulda, din derslerini, Aksekili Ahmed Hamdi, tarih derslerini Yahya Kemal’den görmüş, ama asıl anlamda “edebiyat ve felsefeden riyaziyeye ve fiziğe kadar iç ve dış bir çok ilimde derin ve mahrem mıntıkalara kadar nüfuz edebilmiş” dediği İbrahim Aşkî’nin etkisinde kalmıştır.İbrahim Aşkî, verdiği kitaplarla onun “deri üstü deri bir plânda da olsa” tasavvufla ilk temasını sağlamıştır.
Kısakürek Bahriye Mektebi’nin “namzet ve harp sınıflarını bitirdikten sonra” Darülfünun Felsefe Bölümü’ne girmiş ve oradan mezun olmuştur (1921-1924). Felsefedeki en yakın arkadaşlarından biri Hasan Ali Yücel’dir. Milli Eğitim Bakanlığı bursu ile bir yıl  Paris’te gitmiştir. (1924-1925). Yurda döndükten sonra Hollanda, Osmanlı ve İş Bankalarında memurluk ve müfettişlik gibi görevlerde bulunmuş (1926-1939), Ankara’da Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi, Devlet Konservatuvarı ile İstanbul’da Güzel Sanatlar Akademisi’nde dersler vermiştir (1939-1942). Daha gençlik yıllarında basınla ilişkiye geçen Kısakürek, bu tarihten sonra memurlukla ilişkisini kesmiş, hayatını yazarlık ve dergicilikten kazanmaya başlamıştır.Necip Fazıl Kısakürek  25 Mayıs 1983 tarihinde   Erenköy’deki evinde öldü.Naşı, Eyüp sırtlarındaki kabristana defnedilmiştir.
Ödülleri
Necip Fazıl Sabır Taşı adlı oyunuyla 1947 yılında C.H.P. Piyes Yarışmacı Birincilik Ödülü’nü almıştır. Kısakürek’e doğumunun 75. yıldönümü dolayısıyla Kültür Bakanlığı’nca “Büyük Kültür Armağanı” (25 Mayıs 1980) ve Türk Edebiyatı Vakfı’nca “Türkçenin Yaşayan En Büyük Şairi” ünvanını vermiştir.
Yazı Hayatı
Necip Fazıl’ın yayınlanan ilk şiiri Örümcek Ağı adlı kitabına “Bir Mezar Taşı” başlığıyla alacağı “Kitabe” şiiridir ve 1 Temmuz 1923 tarihli Yeni Mecmua’da çıkmıştır. Necip Fazıl hatıralarında “benim de yerim bu el oldu yâhu/ Gençlik bahçesinde sel oldu yâhu” dizeleriyle başlayan bu şiir dolayısıyla Ahmet Haşim’in “Çocuk Bu Sesi nerden buldun sen?” dediğini yazmaktadır. Kısakürek bu tarihten itibaren 1939 yılına kadar Yeni Mecmua, Milli Mecmua, Anadolu, Hayat, Varlık gibi dergilerle Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan şiir ve yazılarıyla ününü genişletmiştir.Necip Fazıl 1925 yılında Paris’ten yurda döndükten sonra, aralıklı şekilde ama uzun sürelerle Ankara’da kalmış, üçüncü gelişinde, bazı bankaların da desteğini sağlayarak 14 Mart 1936 tarihinde Ağaç adlı bir dergi çıkarmıştır. Yazarları arasında Ahmet Hamdi Tanpınar, Ahmet Kutsi Tecer, Mustafa Şekip Tunç’un da bulunduğu Ağaç, yeni kapanmış olan Yakup Kadri’nin sahipliğindeki Kadro dergisinin Burhan Belge, Vedat Nedim Tör, Şevket Süreyya Aydemir ve İsmail Husrev Tökin gibi yazarlarının savunduğu ve dönemin etellektüellerini hayli etkilemiş bulunan materyalist ve marksizan düşüncelerine karşı spiritüalist ve idealist bir çizgi izlemeyi öngörmüştür. Ankara’da altı sayı çıkan Ağaç dergisini Kısakürek daha sonra İstanbul’a nakletmiş, ancak dergi 17’nci sayıda kapanmıştır.Ve Büyük Doğu Necip Fazıl, 1943 yılında bu defa, dini ve siyasi kimliği de olan Büyük Doğu dergisini çıkarmış, 1978 yılına kadar aralıklarla haftalık, günlük ve aylık olarak çıkardığı Büyük Doğu’da iktidarlara cephe almış, yazı ve yayınları yüzünden mahkemelere düşmüş, dergi birçok kez kapatılmıştır. Özellikle İslam medeniyetini ve tarihini savunan Necip Fazıl giderek milletimizin sevdiği bir insan olmuştur. Necip Fazıl 1947 yılında Büyük Doğu’nun toplatılması üzerine ayrıca Borazan diye bir siyasi mizah dergisi de çıkarmıştır.
ESERLERİ
Şiir: Örümcek Ağı, Kaldırımlar, Ben ve Ötesi, Sonsuzluk Kervanı, Çile, Şiirlerim, Esselâm, Çile Oyun: Tohum, Bir Adam Yaratmak ,Künye, Sabır Taşı, Para, Nami Diğer Parmaksız Salih, Reis Bey, Ahşap Konak, Siyah Pelerinli Adam, Ulu Hakan Abdülhamit, Yunus Emre.
Roman: Aynadaki Yalan, Kafa Kağıdı
Hikaye: Birkaç Hikâye Birkaç Tahlil, Ruh Burkuntularından Hikâyeler, HikâyelerimHatırat: Cinnet Mustatili, Hac, O ve Ben, Bâbıâli.
·         Sembolizm akımı hakkında bir araştırma yapınız.
SEMBOLİZM (SİMGECİLİK)
19.yüzyılın ikinci yarısında parnasizme tepki olarak ortaya çıkmış bir akımdır. Parnasyenler insan duygularına, izlenimlere önem vermiyorlardı Onalr için önemli olan gerçekti, düşüncelerdi.Sembolistler bu anlayışa karşı çıkmış, duygusallığa, insanın iç dünyasına yönelmişlerdir. Onalra göre somut varlıklar, dış dünya ile insanın duyuları arasında köprü kurmaya yarayan birer simgedir. Çünkü dış gerçek ancak insanın algılayış biçimiyle var olur. Yani insan onu nasıl algılıyorsa öyle değerlendirilir. Sembolistler, semboller aracılığıyla dış çevrenin insan üzerindeki etkilerini ve izlenimlerini anlatmışlardır.
Şiiri sessiz bir şarkı olarak tanımlamışlar ve müziği şiirin amacı durumuna getirmişlerdir. Onlara göre şiir düşüncelere değil duygulara seslenmelidir; çünkü şiir bir şey anlatmak için yazılmaz.
Şiirde anlam kapalı olmalıdır ve herkes kendince yorum getirebilmelidir. Sözcüğün anlam değerinden çok müzikal değeri önemlidir. Anlam kapanıklığı ve farklı çağrışımlar yaratabilme amacı, bol bol mecaz ve istiarelerin kullanılmasına yol açmış, dolayısıyla dil de ağırlaşmıştır.
Gerçeklerden kaçma, hayale sığınma, çirkinlikleri hayal yardımıyla güzelleştirme, bunlara bağlı olarak ortaya çıkan karamsarlık, sembolizmin en belirgin özelliklerindendir.
Durgun sular, ay ışığı, alacakaranlık, tan ağartısı, perdede gezinen gölgeler ve ölüm başlıca temalarıdır. Lirizm, bu anlayışın en önemli ögesi durumundadır.
Parnasyenlerin genellikle “sone” nazım biçimini kullanmalarına karşın, sembolistler daha çok serbest nazım biçimlerine yönelmişlerdir.
Başlıca temsilcileri:
            Baudelaire , Rimbaud,     Mallarme, Verlaine, Puşkin

1…..
2. çağdaş bir devletin kurulması, ankaranın başkent olması,halkçılığın devlet programına girmesi, bilimsel ve laik anlayışa dayanan milli eğitimin öngörülmesi,kadının özgürlüğü gibi toplumun çehresini değiştiren oluşumlar sanat ve edebiyat çevrelerinde de derin etkiler yapar.
3. Atatürk ilke ve inkılaplarının temelini Tanzimat döneminde ortay atılan hürriyet, cumhuriyet,kölelik, din ve vicdan hürriyeti,  kadın hakları, gibi  o gün ortay atılan ve savunulan düşünceler oluşturmaktadır. Çünkü Atatürk kendine batıyı örnek almış bir devlet adamıdır. Tanzimat’la birlikte biz yüzümüzü batıya dönmüşüz.
4. Aydınların halka yönelmesi ile birlikte kurtuluşun sadece İstanbul’dan olamayacağı anlaşılmıştır. Anadolu çoğu zaman yöneticiler ve aydınlar tarafından bir zahire ve asker deposu olarak görülmüş, gerekli hizmet devlet tarafından verilmemiştir. Yani Osmanlı’nın Anadolu’yu göz ardı etmesi aydınları Anadolu’ya dönük eserler vermeye itmiştir.

5. Bireyler bilinçlendikçe toplum da bilinçlenecek, toplumun bilgi ve kültür seviyesi yükselecektir. Bilgi ve kültür seviyesi yükselen bir toplumda toplumsal bilinç de gelişecektir. Bunun etrafında millet olma bilinci yerleşecek, toplum kendi kültür ve sanat eserlerine sahip çıkacak milli benlik oluşacaktır.

6. cumhuriyetle birlikte aydınlarımız  halka açılmış, Anadolu’nun her yeri karış karış gezilmiş halkla bütünleşme adına önemli adımlar atılmıştır. Bu da aydın- halk yakınlaşmasını güçlendirmiştir.


23 sayfa
1. Cumhuriyetten önceki dönemlerde Anadolu çoğunlukla eserlere yansıtılmamıştır. Hikaye ve tiyatrolarda anlatılan olayların çoğu İstanbul’da geçmektedir. Cumhuriyetten önceki dönemler de anlatılacak olay yazar tarafından seçilir yazar olayı kurgular öyle anlatırdı. Yani yazılarda çoğunlukla sanat yapma amacı vardı. Cumhuriyetten sonraki dönemlerde ise sanat kaygısı güdülmeksizin doğrudan anlatım kullanılmıştır. Hayat olduğu gibi okuyucuya aktarılmıştır. (Türk Edebiyatında Anadolu ilk kez Çalıkuşu romanında anlatılmıştır.)
2..Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatında genel olarak Anadolu’ya yönelme görülür. Eserler Anadolu anlatılmış, aydınların Anadolu’yu tanımadıklarından bahsedilmiştir. Bu gibi şeylerle memleket anlayışı ortaya çıkmıştır.
3. Cumhuriyetçilik ilkesi en basit ve anlaşılır manasıyla halkın kendi kendisini yönetmesidir. Yani bir ülke sınırları içerisinde bulunan halkın, kendi huzur ve güvenini sağlayacağına inandığı kişileri seçme özgürlüğüdür. Dolayısıyla seçme ve seçilme hakkının verildiği demokratik bir rejim sistemidir cumhuriyet. Bu rejim sisteminde, insanlar arasındaki kuralların işlerliğinin sağlanması hukuk kuralları ile gerçekleşir.
Laiklik, gerçek manada, din işleri ile devlet işlerinin ayrı tutulmasıdır. Herkes istediği gibi ibadetini yapabilir ancak hiç bir kimse başka bir kimseye dini konular üzerinde baskı yapamaz. Böyle bir tutum içinde bulunamaz. Burada gözetilen asıl amaç, tamamen din özgürlüğüdür. Laiklik ilkesinin asıl amacı, asla dinsizlik olayını ön plana çıkarmak değil, insanların dinini istediği gibi ve doğru bir şekilde yaşayabilmesidir.
B.
 Y,D,Y
C.1.A,2.C 3.B
ÜNİTE DEĞERLENDİRME
24-25 SAYFALAR
A
1. Aydınların halka yönelmesi ile birlikte kurtuluşun sadece İstanbul’dan olamayacağı anlaşılmıştır. Anadolu çoğu zaman yöneticiler ve aydınlar tarafından bir zahire ve asker deposu olarak görülmüş, gerekli hizmet devlet tarafından verilmemiştir. Yani Osmanlı’nın Anadolu’yu göz ardı etmesi aydınları Anadolu’ya dönük eserler vermeye itmiştir
2.Edebi eserlerde cumhuriyetin temelini oluşturan ilke inkılaplar işlenmiş bunlar vasıtasıyla yeni rejim halka benimsetilmek istenmiştir.
B.
1.y,   2.d,   3.d
C.
1.C,   2.B,  3.E  4.D  5.D B
27…..2.ÜNİTE
…..
Deneme
Deneme, bir yazarın belli bir konuya ilişkin kişisel duygu ve düşüncelerini anlattığı metinlere denir. Bu tür ilk yazıları 16. yüzyılda Fransız yazar Michel de Montaigne yazdı ve Essais (Denemeler) adıyla yayımladı. Bugün bir çok ülkede ilgiyle okunan edebiyat türünün de adını koymuş oldu.
Deneme, yazarın belli bir konuda görüşlerini kısa biçimde anlattığı edebiyat türüdür. Denemelerde, edebiyat, sanat, insanlar, gelenekler, hatta gülünç olaylar gibi değişik konular ele alınabilir.
Türk edebiyatına deneme türü, Batı edebiyatlarının etkisiyle Tanzimat’tan sonra girmiş ve Cumhuriyet’ten sonra gelişmiştir. Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Ahmed Haşim ve Falih Rıfkı Atay aynı zamanda başarılı deneme yazarlarıydı. Deneme türünün en güzel örneklerini ise Nurullah Ataç verdi. Bu türde örnekler veren öbür önemli yazarlarımız arasında ise Ahmed Hamdi Tanpınar, Sabahattin Eyuboğlu, Suut Kemal Yetkin, Vedat Günyol, Melih Cevdet Anday, Memet Fuat, Salah Birsel, Nermi Uygur, Fethi Naci, Cemal Süreya, Füsun Altıok ve Selim İleri sayılabilir.
 
Makale
Makale, herhangi bir konuda bir düşünceyi, bir görüşü açıklamak, savunmak ya da bilgi vermek için yazılan yazı anlamına gelmektedir. Her alanda, her konuda makale yazılabilir. Denemenin tersine bir makalede kanıtlara, belgelere vb. dayanmak, bir sonuca varmak gerekir. Bir sınırlama olmamakla birlikte, makale denilince genellikle gazetelerde yayımlanan düşünce yazıları akla gelmektedir. Bunun nedeni makalenin gazeteyle birlikte doğup gelişmiş bir yazı türü olmasıdır. Nitekim Türkiye’de de ilk makaleler Tanzimat döneminde gazetelerle birlikte görülmüştür. Türün öncüsü Tercüman-ı Ahval’deki (1860) makaleleriyle Şinasi’dir
Gezi yazısı bir yazarın gezdiği, gördüğü yerleri edebi bir üslûpla anlattığı bir yazı türü. Gezi yazılarından oluşan esere seyâhatnâme denir. Bu türün Türk Edebiyatı’ndaki en bilinen örneklerinden biri Evliya Çelebi’nin Seyahatnâme adlı eseridir.
GEZİ YAZISI
Gezi yazısı yazarken ilgiyi uyanık tutmak, okuyucuda okuduğu yerleri görme isteği uyandırmak çok önemlidir. Gezi yazarlığı ayrı bir ustalığı gerektirir. Yazar gezdiği yerlerin ilginç özelliklerini hemen fark edecek kıvrak bir zekâya ve kültür birikimine sahip olmalıdır.
Gezi yazılarında çoğu kez kronolojik zamanlı plân uygulanır. Gezi için yapılan hazırlıklar; yolculuk, yolculuk sırasında görülen ilgi çekici olaylar; varış, varıştaki ilk izlenimler.
    Gezi yazılarında da kendinden önceki söylenmişlerden, yazılmışlardan ayrı olmak önemlidir. Aynı yerler daha önce de başkaları tarafından görülmüş, yazılmış olabilir. İkinci gidişte görülenlerle, ilk gidişte görülenler arasındaki farklara bile değinmek gerekir. Bu da gezi yazılarının zamanla tarihsel belge olduğunu ortaya koymaktadır.
    Yazar anlattıklarının doğruluğunu; konuşma ile, bilgi toplama ve fotoğraflarla desteklemeli, anlattıklarını bir mantık çerçevesine oturtabilmelidir. Anlattıkları, önceki anlattıklarıyla çelişmemelidir.
    Betimleyici anlatımdan yararlanılır.
    Gezi yazılarında gezginin dikkatini çeken ve farklı konular güncel olaylarla da bütünleştirilerek edebî bir üslûpla anlatılır.
    Gezi yazısı görülen yerlerin güzellikleri hakkında duygu ve düşünce içerebilir.
    Anlatılanlar hayal ürünü değil gerçektir.
    Gezi yazıları kuvvetli bir gözlem gücüne dayanır.
HATIRA(ANI)TÜRÜ
Bir kimsenin kendi hayatını, yaşadığı devrede şahidi olduğu ya da duyduğu olayları edebî değer taşıyan bir dille anlattığı yazılara anı (hatırat) denir. Bir başka deyişle, özümüzde bir iz bıraktığı için unutulmayan ve anılmaya değer bulduğumuz olayları anlatan yazı türüdür.
İçlerinde anı türünün özelliği bulunabilecek seyahatname, sefaretname, muhtıra, tezkire, menkabe, günlük, otobiyografi ve tarih türleri ile anı türünü karıştırmamak gerekir. Bu türlerin her birinin yazılış gayeleri ayrıdır. Ortak özellikleri ise yaşanmış olaylar üzerine kurulmuş olmalarıdır. Ancak bu özellik, onları birbirinin yerine koyma sebebi olamaz.
Anıların, tarihî gerçeklerin açıklanması sırasında, önemli yardımları dokunur. Anı; tarih değilse de, tarihe yardımcıdır. Devirlerin özelliklerini anlatan anılar, o devrin tarihini yazacaklar için önemli birer belge niteliğindedir. Bundan ötürü, anı yazarı, anılarını yansıtırken tarihî gerçeklerin bozulmamasına çok dikkat etmelidir.
Anı (Hatırat) ile günlük, en çok karıştırılan iki türdür. Bu iki türün en önemli ayrılığı günlüklerin yaşanırken, anıların ise hayatta ya da ömrün sonunda kaleme alınmalarıdır.
Edebiyat sahasının en yaygın türlerinden biridir. Bu türde verilen eserlerin çok değişik sahalarda oluşu, ona belli bir sınır çizme imkânını zorlaştırır. Anıların önde gelen özelliği, yazarının hayatının belli bir kesitini alması ve çok sonra yazıya dökülmesidir.
FIKRA TÜRÜ
Fıkra ; bir yazarın herhangi bir konu veya günlük olaylar hakkındaki görüşlerini, düşüncelerini ayrıntılara inmeden anlattığı gazete ve dergilerde yayınlanan kısa fikir yazılarının genel adıdır. Bu tür yazıların diğer adı da ‘Köşe Yazısı’dır. Fıkralar, gazete ve dergilerin belli sütun veya köşelerinde yayımlanır.Yazarın, gündelik olayları, özel bir görüşle, güzel bir üslupla, kanıtlama gereği duymadan yazdığı kısa, günübirlik yazılardır.
Fıkraların amacı, siyasî, kültürel, ekonomik, toplumsal vb. konuları çok defa eleştirel bir bakış açısıyla anlatarak kamuoyunu yönlendirmektir. Fıkralarda kesin olmaktan ziyade güzel, hoş sonuçlara varmaya; canlı, ilgi çekici olmaya özen gösterilmelidir. Yazar kendi duygu ve düşüncelerini en başarılı şekilde yansıtarak okuyucu ile arasında sıkı bir bağ kurar.
Fıkranın genel özelliklerini sıralayacak olursak:
    Gerçek olaylar veya düşüncelerle ilgili konular işlenir.
    Konular tarafsız bir şekilde ele alınmalıdır.
    Düşünce ön plânda olmalıdır.
    Konular çok değişik açılardan ele almadan, ayrıntılara inmeden işlenir.
    Yazılanlara okuyucuyu inandırma zorunluluğu yoktur.
    Yazılanlar okuyucunun ilgisini çekmelidir.
    Nükteli fıkralardan, kıssalardan, vecize ve atasözlerinden faydalanılmalıdır.
    Açık, sade ve akıcı bir dil kullanılmalıdır.
    Konular okuyucuya merak uyandırmalı, aynı zamanda da eğitici , bilgilendirici olmalıdır.

AÇIKLIK: Bir cümlenin ya da metnin kolayca anlaşılabilir olmasına açıklık denir. Açık metin, anlatıcının anlatmak istediğini eksiksiz ileten metindir. Açık olamayan bir anlatım, anlatıcının anlatmak istediklerinin ya hiç anlaşılmamasına ya da eksik ve yanlış anlaşılmasına neden olur. Bir cümleden, birbirinden farklı iki anlam çıkıyorsa ya da o cümle hiç anlaşılamıyorsa bunun nedeni, anlatıcının, açıklık ilkesine uymamasıdır.
Anlatıcı, anlatacağı durum ve olayın, betimleyeceği görüşün, sezginin, dile getireceği duygu ve düşüncenin okuyucunun zihninde açık ve net biçimde belirmesi için anlatımını dilin bilinen ve kabul edilen kurallarına uyarak düzenlemelidir.
1. DURULUK: Duruluk anlatımda gereksiz sözcük, söz grubu ve eklere yer verilmemesidir. Sözlü ve yazılı bir anlatımda cümleden herhangi bir sözcük çıkarıldığında cümlenin anlamında daralma olmuyorsa  o sözcük gereksiz kullanılmış demektir. Duru cümle, anlatılmak istenenleri en az sözcükle anlatan cümledir.
Sağlığım da sıhhatim de çok iyi. Gizli sırlarımı açıklama. Savcı, kumandanın kulağına alçak sesle bir şeyler fısıldadı. Muğla yöresindeki çıkan yangınlardan geriye, çırılçıplak ve simsiyah dağlar, tepeler kaldı.
AKICILIK: Bir metnin kolay okunur olma niteliğine akıcılık denir. Bir metnin kolay okunur olması, o metinde  ses akışını bozacak, söylenmesi güç seslerin ve kelimelerin bulunmamasına ve anlatımda gereksiz tekrarlara başvurulmamasına bağlıdır.
Akıcı bir anlatıma sahip olmak isteyen bir anlatıcı, anlamı bilinmeyen, söylenişi güç sözcük ve terimleri kullanmaktan kaçınır; çok uzun ve karmaşık ifadelere başvurmaz, aynı ek ve sözcükleri tekrarlamaz.
Tutarlılık
 İyi bir anlatım birçok unsurun bir araya gelmesiyle oluşur. İyi bir anlatımda seçilen konunun, konunun sınırlandırmasının, yazarın amacının, bakış açısının payı kadar anlatımın dil ve biçim özelliklerinin de rolü vardır. Anlatıcı, sözcükleri yerinde kullanmalı, yanlış anlaşılmalara yer vermemelidir. Konuşma dilinde yerel sözcükler kullanıldığından yazılarında yazı (kültür) dilinin sözcüklerini tercih etmelidir.

…….Laiklik, gerçek manada, din işleri ile devlet işlerinin ayrı tutulmasıdır. Herkes istediği gibi ibadetini yapabilir ancak hiç bir kimse başka bir kimseye dini konular üzerinde baskı yapamaz. Böyle bir tutum içinde bulunamaz. Burada gözetilen asıl amaç, tamamen din özgürlüğüdür. Laiklik ilkesinin asıl amacı, asla dinsizlik olayını ön plana çıkarmak değil, insanların dinini istediği gibi ve doğru bir şekilde yaşayabilmesidir.
Prof. Dr. Suut Kemal YETKİN (1903-1980)
Prof Dr. Suut Kemal YETKİNSanat tarihçisi, yazar. Urfa’da doğdu. İlk tahsilini İstanbul Numune-i Tatbikat Mektebinde, orta öğrenimini Galatasaray Lisesinde yapmıştır. 1925 yılında Fransa Sorbon Üniversitesinde Felsefe eğitimi gördü. Çeşitli liselerde ve öğretmen okullarında öğretmenlik yaptı. 1934’te Ankara Üniversitesi Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi’nde çalıştı.
1939’da Milli Eğitim Bakanlığı Güzel Sanatlar Genel müdürlüğü görevinde bulundu. Aynı yıl Urfa Milletvekili seçildi. 1959-1963 yılları arasında İlahiyat Fakültesi İslam Sanatları Öğretim Üyeliği ve Ankara Üniversitesi Rektörlüğü yaptı. 1921 yılında “Suud Saffet” adıyla yayınladığı şiiriyle edebiyata girdi. İlk düz yazısı servet-i Fünun dergisinde çıktı (1923). Aynı yıl Şi’r-i Leyâl adlı kitabı yayınlandı.
Daha sonra sanat felsefesi, resim alanlarındaki inceleme ve araştırmalarıyla tanındı. Edebiyatla ilişkisini eleştiri ve denemeleriyle sürdürdü.
Eserlerinden bazıları:
Estetik (1931),
Metafizik (1932),
Büyük Muzdaripler (1932),
Filozofi ve Sanat (1935),
Ahmet Haşim ve sembolizm (1938),
Edebi meslekler (1941),
Estetik dersler (Estetik Tarihi) (1942),
Sanat meslekleri (1945),
Edebiyat Üzerine (1952),
Leonardo da Vinci’nin Sanatı (1955),
Edebiyatta Akımlar (1967),
İslam Ülkelerinde Sanat (1974),
Barok Sanatı (1976),
Estetik ve Ana Sorunlar (1979)
MEHMET KAPLAN
Edebiyat tarihçisi, yazar. Sivrihisar’da doğdu İlk ve ortaöğrenimini Sivrihisar ve Eskişehir’de, yükseköğrenimini İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu’nda yaptı (1939) Aynı yıl bitirdiği bölüme asistan oldu. 1942′de doktor, 1946′da do­çent ve 1952′de profesörlüğe yükseldi. Erzurum Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesinin kurucularındandır. Emekli olduğu 1982 yılından beri Marmara Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi’nde sözleşmeli profesör olarak ça­lışmaktadır. Atatürk Dil Tarih ve Kültür Yüksek Kurulu üye­sidir.
Günümüz yazar ve edebiyat tarihçilerindendir. Tanzimat’­tan sonraki edebiyatımız İle Türk halk edebiyatımızın çok çeşitli konu ve şahısları üzerinde araştırma ve İnceleme yapmış, tahlil ve tenkitleri ile tanınmıştır. Türk kültürünü oluşturan ana eserler üzerinde durarak manevi değerlerimizi tespite çalışmıştır. Makale, tenkit ve denemeleri Hareket, İstanbul, Hisar, Türk Edebiyatı, Türk Yurdu, Türk Kültürü, Türk Düşüncesi, Millî Kültür dergilerinde ve İslâm Ansiklopedisi’nde çıkmıştır.
Eserleri:
1. Tevflk Fikret (1946, 1971), 2. Namık Kemal-Hayatı ve Eserleri (1948, doktora tezi), 3. Tanpmar’ın Şiir Dün­yası (1964), 4. Şiir Tahlilleri (I. cilt: Akif Paşa’dan Yahya Ke­mâl’e kadar, 1954; II. cilt: Cumhuriyet Devri Türk Şiiri, 1965), 5. Nesillerin Ruhu (1967, 1970), 6. Büyük Türkiye Rüyası (makaleler, denemeler, 1969), 7. Türk Edebiyatı Üzerinde Araştırmaları (edebiyat tarihi araştırmaları) 8. Hikâye Tah­lilleri (1979, Samipaşazâde Sezâî’den Selim llerl’ye kadar 38 hikâye yazarının birer hikâyesinin tahlifi), 9. Oğuz Kağan Destanı (1979), 10. Kültür ve Dil (makaleler, 1982), 11. Köroğ-lu Destanı (1973, M.Akalın-M.Bali İle birlikte), 12. Yeni Türk Edebiyatı Antolojisi (3 cilt, 1974, 1978, 1979, I. Enginün – B. Emil -Z. Kerman ile birlikte), 13. Devrin Yazar­larının Kalemiyle Gazi Mustafa Kemal (I. Engi­nün- B. Emil – N. Enginün – Z.Kerman – N.BIrinci – A.Uç-man, 2 cilt, 1981), 15. Atatürk Devri Türk Edebiyatı (I.Enginün-Z.Kerman-N.Bİrinci-A.Uçman ile birlikte, 2 cilt, 1981), 16. Edeblyat-I, II, III (liseler için, 1976-1977). Devrin ya­zarlarının Kalemiyle Gazi Mustafa Kemal adlı eseri İle Türki­ye Millî Kültür Vakfı 1981 Kültür Armağanı’nın Atarük dalını kazandı.
Yavuz Bülent  Bakiler
Yavuz Bülent Bâkiler (d. 1936, Sivas) yazarlığın yanında gazetecilik, yöneticilik ve avukatlık da yaptı.  İlk ve orta öğrenimini Sivas’ta tamamladı. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu. Bir ara Ankara Televizyonu ve Ankara Radyosu’nda çalıştı. Kültür Bakanlığı müsteşar yardımcısı olarak görevlendirildi. Hisar dergisi şairleri arasında yer aldı. Halen Türkiye Gazetesinde köşe yazıları yazmaktadır.
Aslen Azerbaycan göçmeni ailenin çocuğu olan Yavuz Bülent Bâkiler Sivas doğumludur .
Eserleri
Şiir kitapları
    Yalnızlık, (1962)
    Duvak, (1971)
    Seninle, (1986)
    Harman, (2000)
    Bir Gün Baksam Ki Gelmişsin
    Gezi notları
    Üsküp’ten Kosova’ya
    Türkistan Türkistan
İncelemeleri:
    Şiirimizde Ana
    Sivas’a Şiir
    Âşık Veysel
    Elçibey
    Mehmet Akif’te Çağdaş Türkiye İdeali
    Sözün Doğrusu 1-2
    Sevgi Mektupları
    Gidenlerin Ardından
    Arif Nihat Asya İhtişamı
MEHMET FUAT KÖPRÜLÜ
1890’da İstanbul’da doğdu. 28 Haziran 1966’da İstanbul’da yaşamını yitirdi. Köprülü Mehmet Paşa’nın ailesindendir. Ayasofya Rüştiyesi ve Mercan İdadisi’nden sonra İstanbul Hukuk Fakültesi’ne devam etti. 1909’da fakülteyi bırakarak edebiyat, felsefe ve tarih alanlarında özel olarak çalışmaya başladı. İstanbul’da çeşitli okullarda öğretmenlik yaptı. 1924’te Milli Eğitim Bakanlığı Müsteşarlığı’na atandı. Aynı yıl İstanbul Darülfünun’daki görevine döndü. Türkiyat Enstitüsü’nü kurdu. Türk Tarih Encümeni başkanlığına seçildi. 1929’da İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Dekanı oldu. 1934’de politikaya girdi. Kars milletvekili seçildi. Çok partili döneme geçiş sırasında CHP’den ayrılıp Demokrat Parti’nin (DP) kurucuları arasında yer aldı. 14 Mayıs 1950’de birinci Adnan Menderes hükümetinde Dışişleri Bakanı oldu. 1956’da Devlet Bakanlığı görevine atandı. Bir yıl sonra DP’den istifa etti. Milletvekilliği düştü. 27 Mayıs 1960’tan sonra Yeni Demokrat Partiyi kurdu. Ancak parti pek ilgi görmedi. Amblem olarak seçtiği “Kıratı” Adalet Partisi’ne bırakarak siyasi yaşamdan ayrıldı. Asıl yararlı çalışmalarını Türk Edebiyatı ve Türk Halk Edebiyatı araştırmaları oluşturur.
ESERLERİ
Yeni Osmanlı Tarih-i Edebiyatı (1916)
Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar (1919-1966)
Nasrettin Hoca (1918-1981)
Türk Edebiyatı Tarihi (1920)
Türkiye Tarihi (1923)
Bugünkü Edebiyat (1924)
Azeri Edebiyatına Ait Tetkikler (1926)
Milli Edebiyat Cereyanının İlk Mübeşşirleri ve Divan-ı Türk-i Basit (1928)
Türk Saz Şairleri Antolojisi (1930-1940, üç cilt)
Türk Dili ve Edebiyatı Hakkında Araştırmalar (1934)
Anadolu’da Türk Dili ve Edebiyatı’nın Tekamülüne Bir Bakış (1934)
Osmanlı Devleti’nin Kuruluşu (1959)
Edebiyat Araştırmaları Külliyatı (1966)
İslam ve Türk Hukuk Tarihi Araştırmaları ve Vakıf Müessesesi (1983, ölümünden sonra)
Sayfa 40  fıkra
1.       Ben ne biçim Adamım adlı metnin teması: İnsanın kendini tanımaması
1.Etkinlik
a)giriş: Kendini anlamaya çalışanın olup olmadığı sorulmuş
  Gelişme:  geçmişte kendini tanım adına yapılmış uygulamalar ve insanın dış dünyayı anlamak için yaptığı çalışmalar, kendini tanımamanın doğurduğu sonuçlar  anlatılmış.
Son uç :İnsanın kendini bilmesiyle birçok sorunun cevabını bulacağı anlatılmış.
b) Her birim metnin temasını ortay koyan  bir özellik taşımaktadır.
2. Sokrates, eski Greklerin Delf Mabedinde yazılı olan  “Ey insan kendini bil” sözünü çok tekrar edermiş.
Saint Augustin: insanlar dağarlın zirvelerini, denizlerin dalgalarını, büyük nehirleri ve engin okyanusları temaşa etmek için seyahat ederler fakat en büyük mucize olan kendi kendilerini görmeden gelip geçerler.
Gustave Flabert : Kimse kimseyi anlamıyor.
Bu görüşler insanın kendini tanımada yeterli adımı atmadığını dile getiriyor. Bu düşünceler günümüzde de güncelliğini korumaktadır.
3.Hasta, muayene,dost medihleri, düşman hükümleri, temaşa etmek, ıcığını cıcığını çıkarmak, insan muamması…..bu kelime türleri ve kavramlar metnin türü ve temasıyla ilgilidir. Fıkrada günlük dilin sadeliğini görürüz.
4.  bu sayılan anlatım biçimleri metinde kullanılmıştır. Hem öğretici hem duygusal hem de mizahi anlatım unsurları görülmektedir.
5.
 Peyami  Safa’nın Edebi Kişiliği
Yazın yaşamına 20. Asır’daki öyküleriyle başlayan Peyami Safa, tam 43 yıl, hemen hiç ara vermeden Türkiye’de yayımlanan hemen tüm gazete ve dergilerde çeşitli zamanlarda fıkra, makale ve romanlarını yayımlamış, son derece verimli bir yazar olmuştur. Kendi kendini yetiştirmiş bir kişi olan Peyami Safa, çağın düşünce akımlarıyla ilgilenmiş, siyasal sorunlar karşısında tavır almış, bu yüzden Türk basınında derin izler bırakan polemiklere girişmiştir. Bunlar arasında en ünlüleri Nâzım Hikmet, Nurullah Ataç, Sabiha ve Zekeriya Sertel ve Aziz Nesin’le yaptığı kalem kavgalarıdır.
İlk uzun öyküsü Gençliğimizi 1922 yılında Peyami Safa, para kazanmak amacıyla yazdığı kimi yapıtlarında, ilk defa ağabeyi İlhami Safa’nın takma ad olarak kullandığı annesinin Server Bedi adını benimsemiş, bu takma adla 80’e yakın ün vermiştir. Bunlar arasında en sevilenler Cingöz Recai macera romanları ile Cumbadan Rumba’ya adlı romanı olmuştur.
Peyami Safa, Türk kültür yaşamında yayımlandığı yıllarda hayli etkili olmuş Hafta, Kültür Haftası (1936 – 21 sayı) ve Türk Düşüncesi (1953 – 1960, 63 sayı) dergilerini çıkarmıştır.
6. Yazar, eserlerinde psikolojik tahlillere  yer verir.  İnsanın iç dünyasını yansıtmada  başarılı bir yazardır. Bu metin de insan psikolojisi ile ilgili bir metindir.
2.       ETKİNLİK.
A.
ANA DÜŞÜNCE
DİL VE KÜLTÜR
DİL VE KÜLTÜRÜN TOPLUM AÇISINDAN ÖNEMİ
ÜSKÜP’TE TÜRK EVLERİ
ÜSKÜP’TE TÜRK KÜLTÜRÜNÜ YANSITAN ESERLERİN ÖNEMİ
BİR HATIRA
ATATÜRK’ÜN  TÜRK TARİHİNİN ARAŞTIRILMASINA VERDİĞİ ÖNEM
BEN NE BİÇİM ADAMIM?
İNSANIN KENDİNİ TANIMADIĞI
B.Bu temalar günümüz metinlerinde de ele alınıp işlenen kon ular arasındadır.
c. metinlerdeki düşünceler başka iletişim araçlarıyla da ifade edilebilir.
Cumhuriyet Döneminin sosyal, siyasi, kültürel ve
Tarihi Unsurlarıyla ilişkisi
Dil ve Kültür
Cumhuriyet döneminde Türk kültürünün araştırılması için ciddi çalışmalar yapılmıştır.
Üsküp’te Türk Evleri
 Tarih ve kültür alanındaki çalışmaları yansıtıyor
Bir hatıra
Atatürk2ün Türk  tarihine verdiği önemi yansıtıyor.
Ben Ne Biçim insanım?
Sosyoloji ve psikoloji alanındaki çalışmaları destekliyor.
7. metinlerin her biri farklı bir türün özelliklerini gösteriyor. Dolayısıyla metnin türü ile  metnin anlatımı arsında direk bir ilişki vardır.
                                   Anlatım Özellikleri( Açıklık, duruluk, akıcılık ve tutarlılık)
Dil ve Kültür
Açık, yabancı kelime ve kavramlar az, akıcı bir anlatım kullanılmış, düşünceler tutarlı bir şekilde ortaya konmuştur.
Üsküp’te Türk Evleri
Açık, yabancı kelime ve kavramlar az, akıcı bir anlatım kullanılmış, düşünceler tutarlı bir şekilde ortaya konmuştur.
Bir Hatıra
Açık, yabancı kelime ve kavramlar az, akıcı bir anlatım kullanılmış, düşünceler tutarlı bir şekilde ortaya konmuştur.
Ben ne Biçin Adamım?
Açık, yabancı kelime ve kavramlar az, akıcı bir anlatım kullanılmış, düşünceler tutarlı bir şekilde ortaya konmuştur.
                                                    Metnin bağlı olduğu gelenek
Bir Gece Yarısı
Cumhuriyet dönemi deneme geleneği
Dil ve kültür
Cumhuriyet dönemi makale geleneği
Üsküp’te Türk Evleri
Cumhuriyet dönemi gezi yazısı geleneği
Bir Hatıra
Cumhuriyet dönemi hatıra geleneği
Ben Ne Biçim Adamım?
Cumhuriyet dönemi fıkra  geleneği
Deneme
Ø  İnsanı ilgilendiren her şey denemenin konusu olabilir.Konu sınırlaması yoktur.
Ø  Denemeci bilgiçce bir tutum takınmaz,okuyucu ile sıcak bir iletişime geçer.
Ø  Deneme yazarı ,yazısını konuşma havası içinde yazar.
Ø  Deneme makalede olduğu gibi öne sürülen bir görüşü ,bir düşünceyi kesin ve değişmez bir sonuca bağlamaz.
Ø  Deneme yazarı konusunu işlerken bir düşünceden diğerine geçer
Makale
• Düşünsel plânla yazılır.
• Yazar anlattıklarının doğruluğuna güvenmeli, anlattıklarını bir mantık çerçevesine oturtabilmelidir. Her anlattığı, önceki anlattıklarıyla çelişmemelidir.
• İşlenen konu kendinden önceki söylenmişlerden, yazılmışlardan ayrı olmalıdır.
• Okuyucuya konunun önemini kavratabilmek için örnekleme, karşılaştırma, tanık gösterme gibi nesnel verilerden yararlanmalıdır.
Gezi Yazısı
Ø  İnsanı ilgilendiren her şey denemenin konusu olabilir.Konu sınırlaması yoktur.
Ø  Denemeci bilgiçce bir tutum takınmaz,okuyucu ile sıcak bir iletişime geçer.
Ø  Deneme yazarı ,yazısını konuşma havası içinde yazar.
Ø  Deneme makalede olduğu gibi öne sürülen bir görüşü ,bir düşünceyi kesin ve değişmez bir sonuca bağlamaz.
Ø  Deneme yazarı konusunu işlerken bir düşünceden diğerine geçer.
Hatıra
1 – Yaşanmakta olanı değil, yaşanmış bir konuyu anlatır.
2 – İnsan belleğinde iz bırakan olay ve olguları anlatır
3 – Tarihsel gerçeklerin öğrenilmesine katkı yaptığı için tarihçilere ışık tutar.
4 – Tanınmış, bilim, sanat ve politika adamlarının yaşamlarını çalışma ve
araştırmalarını anlatır.
5 – Yazarın unutulmasını istemediği gerçekleri kalıcı kılar.
6 – Geçmiş birinci kişinin ağzından kişisel yargılar ve yorumlarla verilir.
Fıkra
Düşünce yazılarıdır. Giriş, gelişme ve sonuç şeklinde bölümleri vardır.
Toplumu yakından ilgilendiren günlük olaylar işlenir.Konu kısa, yüzeysel; ama ustaca bir üslupla işlenir.Konu hakkında bilgi vermek değil, okuru düşündürmek esastır.Yazar kişisel görüşlerini ileri sürdüğü için ispatlama gereği duymaz.Serbest bir üslubu vardır, okuyucuyla içten bir bağ kurularak rahat bir anlatım yolu izlenir.Etkileyici bir anlatım kullanılır.Kolay anlaşılan ve okunan gazete yazılarıdır.Örneklemeden olabildiğince yararlanılır.
Sayfa 46
                                             ÖLÇME    VE  DEĞERLENDİRME
1. Öğretici metinlerde günlük konuşma dilindeki Türkçe sözcükler, halk söyleyişlerindeki tamlamalar kullanılır; Arapça ve Farsça sözcüklere fazla yer verilmez.
Bu dönem yazarları, öğretici metinlerde terim ve kavramları, gündelik hayata ait sözcük ve sözcük gruplarını kullanarak edebi bakımdan güçlü bir anlatıma ulaşmayı amaçlarlar.
Cumhuriyet dönemi Türk edebiyatı öğretici metinlerinde yazı dilinin konuşma diline yaklaştırılması, açık ve sade bir dilin kullanılması daha fazla okura ulaşılmasını sağlamıştır.
2.AÇIKLIK: Bir cümlenin ya da metnin kolayca anlaşılabilir olmasına açıklık denir. Açık metin, anlatıcının anlatmak istediğini eksiksiz ileten metindir. Açık olamayan bir anlatım, anlatıcının anlatmak istediklerinin ya hiç anlaşılmamasına ya da eksik ve yanlış anlaşılmasına neden olur. Bir cümleden, birbirinden farklı iki anlam çıkıyorsa ya da o cümle hiç anlaşılamıyorsa bunun nedeni, anlatıcının, açıklık ilkesine uymamasıdır.
DURULUK: Duruluk anlatımda gereksiz sözcük, söz grubu ve eklere yer verilmemesidir. Sözlü ve yazılı bir anlatımda cümleden herhangi bir sözcük çıkarıldığında cümlenin anlamında daralma olmuyorsa  o sözcük gereksiz kullanılmış demektir. Duru cümle, anlatılmak istenenleri en az sözcükle anlatan cümledir.
Tutarlılık:Tutarlılık, duygu ve düşüncelerin aralarında herhangi bir çelişkiye yer vermeyecek şekilde, birbiriyle uyumlu bir şekilde verilmesidir. Bu açıdan iyi bir metinde cümleler birbirini destekler, daha anlaşılır hâle getirir. Tutarlılık, yazarla okur arasındaki iletişimde temel öğelerdendir. Çünkü metnin okur tarafından kabul edilmesi, düşüncelerin tutarlılığıyla doğru orantılıdır.
3…
B.
 1. TEMA
2. FIKRA
3.D,D,Y
Ç
1..C HİKAYE
2. A SADE BİR DİL KULLANILMIŞTIR
3. E TEVFİK FİKRET
4. C. DENEME
5. C ELEŞTİRİ
6. D
S3. ÜNİTE CUMHURİYET DÖN. HEYECANI DİLE GETİREN METİNLER
ÖZ (Saf)ŞİİR 1920-1940
HAZIRLIK  sayfa 50
* Milli edebiyat Dönemi şiiri ve dil anlayışı hakkında  araştırma yapınız.
* MİLLİ EDEBİYAT AKIMINDA ŞİİR
Edebiyatımızda halkın anlayabileceği bir dille, halk için yazmak ilkesi Tanzimat döneminde Şinasi ile başla­mıştır, Şinasi’nin, daha çok düzyazı dili üzerinde dur­makla birlikte şiirlerinde de elinden geldiğince Türkçe sözcükler kullanmaya çaba gösterdiği görülür.Ziya Pa­şa ise şiirimizin halk diliyle ve hece ölçüsüyle yazılma­sı gerektiğine dikkatleri çekmiştir. Ancak, sanat yapma kaygısının ağır basması bu girişimlerin sürdürülmesini engellemiştir. Servet-i Fünun ve Fecr-i Ati dönemlerin­de ise şiir dili konuşma dilinden iyice uzaklaşmış, aruz ölçüsü egemenliğini sürdürmüştür. Tanzimat’ta ortaya konulan, halk için yazma ilkesini ye­niden canlandıran halk içinden yetişmiş bir şair olarak Mehmet Emin Yurdakul olmuştur. Ancak Servet-i Fü­nun şiirinin tutunduğu, sevildiği sırada halkın anlayabi­leceği bir dille ve halk şiiri ölçüsüyle şiir yazmayı be­nimsetebilmesi oldukça güç bir iş olmakla birlikte bu güçlükten yılmayan Mehmet Emin, “Türkçe Şiirler” adlı kitabıyla edebiyatımızdaki yerini sağlamlaştırmış, ko­nuşma Türkçesini ve hece ölçüsünü savunanlarca des­teklenmiştir.
Mehmet Emin’den sonra 1911’de Genç Kalemler dergi­sinde Turan adlı şiirini yayımlayarak “Bütün Türkçülük” düşüncesini benimsediğini duyuran Ziya Gökalp (1876-1924), şiirde hece ölçüsünü ve Türkçeyi yerleş­tirmekte Mehmet Emin’den daha etkili olmuştur. Milli Edebiyat hareketinin kendini benimsettiği yıllar olan 1911 ile 1917 yılları arasında ise değişik eğilimle­rin bir arada olduğu göze çarpmaktadır. Milli edebiyat şairleri kendilerini kabul ettirmeye çalışırken, Fecr-i Ati şairleri ünlerini sürdürdükleri gibi, Servet-i Fünun şiirini yaratanTevfik Fikret veCenap Sahabettin in de şair­lik güçlerini ellerinde tuttukları dikkati çekiyor. Ayrıca Fecr-i Ati topluluğunun dağılmasıyla, topluluk şairlerin­den kimileriyle, genç kuşak şairlerinden kimilerinin Mil­li Edebiyat anlayışı dışında yeni hareketler yaratma gi­rişiminde bulundukları görülmektedir. Bazı genç şairler, Nayiler adı altında, yeni bir edebi ha­reket yaratmak için ortaya çıktılar. Bunlar, edebiyatta millilik ayrıcalığını Genç Kalemler’e bırakmamak için, edebiyatın milli oluşunu “milli geçmişe bağlanış”ta gö­rerek, Anadolu’daki Türk edebiyatının ilk devirlerine in­meyi ve böylece, XIII. asrın büyük mutasavvıfları olan Mevlana Celaleddin-i Rumi ile Yunus Emre’nin şiirlerin-deki samimi ifadeli, lirik ve mistik atmosferi kendi şiirle­rinde de yaşatmayı denediler. Onlara göre, estetik he­yecan ile dili ve üslubu tabii bir şekilde birleştirmek, sa­de ve samimi bir ifade tarzı bulmak ve bundan doğan iç ahengi değerlendirmek gerekir. Bu topluluğun ömrü çok kısa sürmüş, düşüncelerini gerçekleştirebilecek değerde eserler veremeden dağılmıştır.
Aynı yıl ortaya çıkmış olan bir edebi eğilim de, yabancı bir geçmişin bir kaynağına yönelerek, Türk edebiyatını esasından batılılaştırmak için, doğrudan doğruya “Eski Yunan edebiyatını örnek edinmek” eğilimidir. Yahya Kemal ile Yakup Kadri’nin temsile çalıştıkları ve Eski Ak Deniz Havzası (bölgesi) Medeniyeti ile ilgili olduğu için “Havza Edebiyatı” veya “Nevyunanîlik” adını verdik­leri ve ilk örneklerini Yahya Kemal’in “Sicilya Kızları” ve “Biblos Kadınları” adlı şiirleri ile Yakup Kadri’nin “Siyah Saçlı Yabancı ile Berrak Gözlü Genç Kızın Sözleri” ad­lı nesrinde bulan bu eğilim de, devrini etkileyecek bir gelişme gösterememiştir.
Yine aynı yıllarda, şiirin genel durumundaki bu karar­sızlıktan başka, milli bir edebiyata taraftar şairlerin şiir anlayışında da tam bir birlik görülmez. Milli Edebiyat hareketince şiirin şahsi bir mesele olarak sayılması üzerine, Milli Edebiyat deyiminden bazı şairler konuca “eski Türk tarihine, efsane ve geleneklerine bağlanma­yı” anlayarak bu tarzda şiirler yazarken (Mehmet Emin, Ziya Gökalp); bazıları “Osmanlı İmparatorluğu’nun par­lak devirlerini yaşatmaya” çalışıyor (Yahya Kemal, Enis Behiç); bazıları da, millileşmeyi “halk şiirine bir dönüş” sayarak, halk nazım şekilleri ile şiirler yazıyor (Rıza Tevfik, Faruk Nafiz, Orhan Seyfi, Yusuf Ziya) ve hemen hepsi, (Mehmet Emin, Ziya Gökalp hariç) ferdiyetçi bir sanat anlayışı içinde, yalnız kendi duygu ve hayal dün­yalarını işliyorlardı.
Nihayet, milli bir edebiyata taraftar şairlerin bu dağınık yönlerdeki çalışmalarını birleştirmek gayesi ile 1917 yı­lı haziranında, “Şairler Derneği” adlı bir dernek kurul­du. Fakat üyeleri arasında tam bir anlaşmaya varılama­dı. Nitekim dernek, “istedikleri sanat anlayışını benim­semekte” üyelerini serbest bırakarak, onlardan, sade­ce, “konuşma dilinin ve hece vezninin kullanılması­nı” isteme kararını alabildi. Kuruluşundan başlayarak bütün edebi hareketlere sayfalarını açık tutan Servet-i Fünun’un da bu harekete katılması ve Yeni Mecmua (1917), Büyük Mecmua (1919) ve Dergâh (1921) der­gilerinin sürekli yayınları ile şiirde dil ve ölçünün milli­leştirilmesi meselesi (Y. Kemal gibi bazı istisnalarla), Cumhuriyetin ilanından önce, tamamıyla gerçekleşti. İlk şiirlerinde Osmanlıcayı ve aruzu kullanıp konuşulan Türkçeye ve heceye sonradan bağlananlar çoğunlukta olduğu için, bu devrin şairlerinin şiirlerindeki dil ve ve­zin ikiliği belirli ve ortak bir özelliktir. Ancak, 1917 tari­hinden sonra, genç şairlerin şiirlerinde konuşulan Türkçenin en güzel örnekleri verilmiştir. Birkaç yıl gibi çok kısa bir süre içinde elde edilen bu büyük başarıda, “He­cenin Beş Şairi” olarak adlandırılan şairlerin (Halit Fah­ri, Enis Behiç, Orhan Seyfi, Yusuf Ziya, Faruk Nafiz) geniş payları vardır.
Şiirlerini 1918’den sonra yayımlamaya başlayan Yahya Kemal ise daha değişik bir çizgide görülür. Milli Edebi­yat hareketinin ilkelerine tam olarak uymamakla birlikte konferanslarıyla hareketi desteklemiştir. Tarihte Os­manlı imparatorluğu’nu temel alan Yahya Kemal, Birin­ci Dünya Savaşı sonlarındaki yenilginin çöküntüsünü yaşayan Türkleri güçlendirmek için ulusal tarihi tema alan şiirler yazmıştır. Tarihe yönelik temaların yanında sonsuzluk, aşk ve ölüm en çok işlediği konulardır. Özel­likle tarihsel temalı şiirlerinde Divan şiiri koşuk biçimini kullanan Yahya Kemal “Ok” şiiri dışında hep aruz ölçü­sü kullanmıştır. Koşuk biçimleri gibi dili de şiirlerin te­masına göre değişir. Tarihsel temalı şiirlerinde, yansıt­tığı döneme uygun bir dil kullanırken, konuşma Türkçesinin güzel örneklerini verdiği şiirleri de vardır. Dile olan egemenliğiyle şiirimize değişik bir söyleyiş getirmiştir.
Milli Edebiyat şairlerinin eserlerinde aşağıdaki özellikler görülür:
1. “Halka doğru” ilkesi gereğince ilk kez ulusal kay­naklara dönülmüştür.
2. Yalın bir dil kullanılmıştır.
3. Hece ölçüsü esas alınmıştır.
4. Halk şiiri nazım biçimlerinden yararlanma yoluna gidilmiştir.
5. Şiirlerde doğa ve yurt güzellikleriyle birlikte yurtse­verlik, kahramanlık konuları işlenmiştir.
6. Şiire romantik bir söyleyiş egemen olmuş, toplum­sal sorunlara pek yer verilmemiştir.
7. “Beş Hececiler” topluluğu önemli bir çıkış olmuştur.
BEŞ HECECİLER
Şiire aruzla başlayan, Ziya Gökalp’ın etkisiyle Milli Ede­biyat akımına bağlanan ve 1917’den sonra ortaya çı­kan, bir topluluk oluşturmayan, aynı özellikleri taşıdık­ları için “Beş Hececiler” adıyla adlandırılan “Hecenin Beş Şairi” şu sanatçılardan oluşmaktadır: Orhan Seyfi Orhon Faruk Nafiz Çamlıbel Halit Fahri Ozansoy Enis Behiç Koryürek Yusuf Ziya Ortaç
Bu şairler 1917’de Selanik’te “Genç Kalemlerle başla­yan Milli Edebiyat akımının ilkelerine bağlı olarak, halk şiirimizin özelliklerinden, yerli kaynaklarımızdan yarar­lanarak, şiirimizin aruzdan heceye geçişinde önemli rol oynamışlardır. “Beş Hececiler” adıyla tanınan bu sa­natçılar, Milli Edebiyat döneminde sanat hayatlarına başlamıştır; ancak asıl ürünlerini Cumhuriyet dönemin­de vermişlerdir.
“Beş Hececiler” olarak tanınan bu şairlerin eserlerin­de özetle şu özellikler görülür:
1. Bireysel konuları ve yurt güzelliklerini anlatma
2. Anadolu’ya romantik bir tutumla yaklaşma
3. Sade bir dille yazma
4. Hece ölçüsünü kullanma ve Halk şiiri geleneğinden yararlanma
* Derste kullanılmak üzere bir gazel örneği getiriniz.
Gazel
Ağyâre nigâh etmediğin nâz sanırdım
Çok lutf imiş ol âşıka ben az sanırdım
Gamzen dili rüsvâ-yı cihân eyledi
Billâh ben ol âfeti hem-râz sanırdım
Seyr eylemesem âyînede aks-i cemâlin
Hüsn ile seni meh gibi mümtâz sanırdım
Ma’mûr idügin bilmez idim böyle harâbât
Mestâneleri hâne-ber-endâz sanırdım
Sihr etdiğini senden işitdim yine Nef’î
Yoksa sözünü hep senin i’câz sanırdım
                                          Nef’i
AÇIKLAMA
Yabancıya bakmadığından ben nazlı sanırdım
Ama çok alakalıymış aşığa ben az sanırdım
Gülümsenle cihana beni rezil eyledin
Oysa ben seni en yakın arkadaşım sanırdım
Yüzünün aynadaki yansımsını görmesem
Güzellikde seni ay gibi seçkin sanırdım
Yapıcı olduğunu bilmezdim böyle harap olmuş
Sarhoşları seni ev yıkıcı sanırdım
Sihir yaptığı yeni senden işittim
Nef’i yoksa sözünü hep icaz* sanardım
*Ahmet Hamdi Tanpınar, Ahmet Muhip Dranas, Necip Fazıl Kısakürek, Ziya Osman Saba, Cahit Sıtkı Tarancı’nın hayatları, edebi kişiliği ve fikirleri hakkında araştırma yapınız.
Ahmet Hamdi Tanpınar
Ahmet Hamdi Tanpınar, 23 Haziran 1901 tarihinde İstanbul’da doğdu.İstanbul’da Ravaz-i Maarif İbtidaisi’nde, Sinop ve Siirt rüşdiyelerinde, Vefa, Kerkük ve Antalya sultanilerinde öğrenim gördü. Baytar mektebini bırakarak girdiği İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nden 1923 yılında mezun oldu. Erzurum, Konya ve Ankara liseleriyle, Gazi Eğitim Enstitüsü ve Güzel Sanatlar Akademisi’nde edebiyat öğretmenliği yaptı, aynı akademide estetik ve sanat tarihi dersleri verdi (1932 – 1939). 1939 yılında İstanbul Üniversitesi’ne Yeni Türk Edebiyatı Profesörü olarak atandı.
Maraş Milletvekili olarak 1942-1946 yıllarında Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde bulundu. Bir süre Milli Eğitim Müfettişliği yaptıktan ve Güzel Sanatlar Akademisinde eski görevinde çalıştıktan sonra 1949 yılında İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’ne yeniden döndü ve bu görevde iken 24 Ocak 1962 tarihinde İstanbul’da öldü.
Öykü Kitapları
Abdullah Efendi’nin Rüyaları (1943), Yaz Yağmuru (1955), Hik(yeler (Kitaplaşmayan iki hikâyesiyle birlikte tüm öyküleri, 1983).
Ahmet Muhip Dranas
909 yılında Sinop’un Salı köyünde dünyaya geldi. Ankara Erkek Lisesi’ni bitirdi. Lisedeki edebiyat öğretmenleri Faruk Nafiz Çamlıbel ve Ahmet Hamdi Tanpınar, şiir sevgisinin gelişmesinde etkili oldular. Ankara Erkek Lisesi’ni bitirdikten sonra Hâkimiyet-i Milliye gazetesinde çalıştı(1930-1935). Ankara Hukuk Fakültesi’ne iki yıl devam ettikten sonra İstanbul’a gitti, Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’ne girdi ve burayı bitirdi. Güzel Sanatlar Akademisi Kütüphane müdürlüğü yaptı. Dolmabahçe Resim ve Heykel Müzesi resim yardımcılığında bulundu.
1938’de Ankara’ya döndü ve CHP Genel Merkezi’nde Halkevleri Kültür ve Sanat Yayınları’nı yönetti. Ağrı dolaylarında askerlik görevini yaptıktan sonra, Ankara’da Çocuk Esirgeme Kurumu Yayın Müdürü, Kurum Başkanı (1957-1960), daha sonra İş Bankası Yönetim Kurulu üyesi oldu. Devlet Tiyatrosu Edebî Kurul Başkanlığı, Anadolu Ajansı Yönetim Kurulu üyeliği yaptı. Politikaya atılarak Zafer gazetesinde yazılar yazdı.
Birkaç kez DP’den milletvekili adayı olduysa da seçilemedi. Yayımlanan ilk şiiri, Ankara Lisesi’nden Muhip Atalay imzasıyla Milli Mecmua’da çıkan “Bir Kadına” adlı şiirdir 15 Eylül 1926. Sonra kendi imzası ile çeşitli dergilerde şiirler yayımladı.
Çeşitli dergilerde yayımlanan şiirleri, 1974 yılında İş Bankası Kültür Yayınları arasında, “Şiirler” adı ile çıktı. Ayrıca “Kırık Saz” adlı eseri de çıkmıştır.
21 Haziran 1980’de Ankara’da öldü. Vasiyeti üzerine Sinop’un Salı köyünde toprağa verildi.
Ahmet Muhip, Cahit Sıtkı Tarancı ile şiirde ahenge ve sese önem vermişlerdir. Örneğin Kar şiirinde Ahmet Muhip sesi ön plana çıkarırken Olvido adlı şiirinde ne sesi anlama ne de anlamı sese baskın kılmıştır.
Hece şiirinin son kuşağı denilebilecek şairler arasında Ahmet Muhip Dıranas, çağcıl Batı şiirine (Baudelaire, Verlaine) en yakın, kendinden bir iki kuşak sonrası şairler üzerinde, az sayıda şiirle bile olsa, uzun süre etkili olan bir şairdir. O da hocası Tanpınar gibi az yazmış, seyrek yayımlamış, şiirlerini şiire başladıktan nerdeyse elli yıl sonra (1974) kitaplaştırmıştır. Gerek Fransız şiiri, gerekse kendinden önceki kuşaktan ustaları Ahmet Haşim ve Ahmet Hamdi Tanpınar’dan aldığı etkileri sanatına yedirerek özgün bir şiire ulaşmıştır. Hece ölçüsü sınırlarında kalarak ama durak ve vurgu yerlerini değiştirerek gelenekselde çağdaşlığı yakalayan, çağrışım gücü yüksek, yurdu, insanı ve doğası ile barışık, alışılmadık deyiş örgüsüyle unutulmaz şiirler yazmıştır. Şiirlerinde aşk, tabiat, ölüm, hatıralar, sığ olmayan bir anlatımla ve düşündürücü boyutlar içinde verilmiştir.
Yayımlanmış kitapları
Yazılar. Adam Yayınları, Haziran 1994.
Oyunlar Gölgeler, Çıkmaz, Finten. Adam Yayınları 1995, İstanbul
Yazılar, Toplu Yazıları. YKY 2000, İstanbul
Şiirler. YKY Kasım 2006.
Eserleri:
Şiir
Şiirler (1974)
Kırık Saz (1975 T. Fikret’ten).
Oyun
Gölgeler (1947)
O Böyle İstemezdi(1948 – Bu iki oyun Devlet Tiyatrosu ile İstanbul Şehir Tiyatrosu’nda oynanmıştır).
Çeviri Oyun
Aptal (1940 – Dostoyevski’den uyarlayanlar F. Neziere / S.W. Bienstock).
İnceleme
Fransa’da Müstakil Resim (1937 – İki Cilt C. Sıtkı ile birlikte).
Şiir çevirileri
Çalar Saat – Charles BAUDELAIRE 1
Cahit Sıtkı Tarancı – (1910-1956)
Diyarbakır’da doğdu. Galatasaray Lisesi’ni bitirdi. Mülkiye Mektebi’nde okudu. Paris’e gitti. ikinci Dünya Savaşı çıkınca geri döndü. Çevirmenlik yaptı. Ağır bir hastalığa yakalandı. Viyana’ya götürüldü. Orada öldü. Ankara’ya getirilip toprağa verildi. Otuz Beş Yaş şiiriyle ün yaptı. Hayat, aşk ve ölüm, şiirlerinin başlıca temalarını oluşturmaktadır. Ömrümde Sükût, Otuz Beş Yaş, Düşten Güzel ve Sonrası adlı şiir kitapları bulunmaktadır.
Ziya Osman Saba
Ziya Osman Saba, cumhuriyet dönemi şair ve yazarı (30 Mart 1910, İstanbul-29 Ocak 1957, İstanbul).
Yedi Meşaleciler Hareketi’nin kurucularındandır. Şair olarak ün kazanan edebiyatçı, küçük hikâye türünde de eserler verdi.
Hayatı
30 Mart 1910 tarihinde İstanbul’da dünyaya geldi. Babası Binbaşı Osman Bey, Paris askeri ateşesi idi. Sekiz yaşında iken annesini kaybetti. Bu kaybın hüznünü hep hisseti ve eserlerine yansıttı. Ziya Osman, dokuz yaşında yatılı öğrenci olarak kaydedildiği Galatasaray Lisesi’nden 1931’de mezun oldu.
İlk şiiri 1927’de, lise öğrencisi iken Servet-i Fünun’da Ziya imzasıyla yayımlandı. Lisede bir yıl sınıfta kalınca bir alt sınıftaki Cahit Sıtkı ile tanışma fırsatı bulması, edebiyat dünyasında ender görülen bir dostluğun oluşmasını sağladı. Dostu Cahit Sıtkı’nın öğrencilik yıllarından itibaren kendisine yazdığı mektupları biraraya getirmesi ile ilk basımı 1957’de yapılan Ziya’ya Mektuplar adlı ünlü kitap oluşmuştur.
1928’de altı lise arkadaşı ile birlikte (Yaşar Nabi, Sabri Esat, Cevdet Kudret, Vasfi Mahir, Muammer Lütfi, Kenan Hulusi) Yedi Meşale isimli ortak kitap yayımladılar. Ziya Osman, kitabın başarısı üzerine Yusuf Ziya’nın desteğiyle çıkarılan ve yayımı sekiz ay süren aynı isimdeki derginin kurucu yazarları arasında yer aldı. Ömrü boyunca topluluğun şiir anlayışına bağlı kalan tek Yedi Meşaleci oldu. Derginin kapanmasından sonra şiirlerini Milliyet ve İçtihat’ta yayımlattı. Varlık Dergisi’nin kurulmasından sonra ise metinlerini orada yayımlatmaya başladı.
Sinir hastası olan kuzenine aşık olan Ziya Osman, ailesinin itirazlarına rağmen liseyi bitirdiği yıl onunla evlendi. 12 yıl süren bu evlilik mutsuz ve karamsar olmasına yol açtı. Yüksek öğrenimini 1936’da İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde tamamladı, aynı yıl İstanbul’da askerliğini yaptı.
Hukuk eğitimi sırasında bir yandan da Cumhuriyet Gazetesi muhasebe servisinde çalışan Ziya Osman Saba, çalışma hayatına 1938 yılında girdiği Emlak ve Eytam Bankası’nda uzun yıllar devam etti. 1943 yılında ilk eşinden ayrıldı. Aynı yıl, Yedi Meşale’den sonra ilk kitabı olan Sebil ve Güvercinler adlı kitabı yayımlandı. ABC Kitabevi’nin yayımladığı kitapta 66 şiiri yer almaktaydı. Ertesi yıl, çalıştığı bankada tanıştığı Rezzan Hanım ile evlenerek yavaş yavaş karamsarlığından kurtuldu. Bu evlilikten Orhan ve Osman isimli iki oğlu oldu.
Ziya Osman Saba, bankası tarafından Ankara’ya tayin edilmesi üzerine bir süre bu kentte yaşadıysa da İstanbul özlemi nedeniyle 1945 yılında bankadaki görevinden ayrıldı. İstanbul’da Milli Eğitim Bakanlığı Basımevi’nde tashih şefi (düzeltmen) olarak çalıştı. 1947’de ikinci kitabı Geçen Zaman yayımlandı. Varlık Yayınları tarafından basılan bu kitap, şairin “Sebil ve Güvercinler” kitabındaki şiirlerle 1943-1946 arasında yazdığı şiirlerin biraraya getirilmesinden oluşuyordu. 1950’de geçirdiği bir kalp krizi nedeniyle bu işi de bırakmak zorunda kalan Saba, yaşamının geri kalanında arkadaşı Yaşar Nabi’nin sahibi olduğu Varlık Yayınları’nın kitaplarını evinde basıma hazırlayarak geçimini sağladı.
İlk hikâye kitabı Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi 1952’de yayımlandı. 29 Ocak 1957 günü İstanbul’da bir kalp krizi sonucu Kadıköy’deki evinde hayatını kaybeden şairin Nefes Almak adlı şiir kitabı ile Değişen İstanbul adlı hikâye kitabı ölümünden sonra basıldı.
Eyüp Sultan’daki aile mezarına defnedilmiştir; ancak mezar bugün kayıptır.
Necip Fazıl Kısakürek    Şair-Yazar
1904 yılında İstanbul’da doğdu. Çeşitli okullarda, bu arada Amerikan Koleji’nde okudu ve orta öğrenimini Bahriye Mektebi’nde yaptı(1922). Bu askeri okulda, din derslerini, Aksekili Ahmed Hamdi, tarih derslerini Yahya Kemal’den görmüş, ama asıl anlamda “edebiyat ve felsefeden riyaziyeye ve fiziğe kadar iç ve dış bir çok ilimde derin ve mahrem mıntıkalara kadar nüfuz edebilmiş” dediği İbrahim Aşkî’nin etkisinde kalmıştır.İbrahim Aşkî, verdiği kitaplarla onun “deri üstü deri bir plânda da olsa” tasavvufla ilk temasını sağlamıştır.
Kısakürek Bahriye Mektebi’nin “namzet ve harp sınıflarını bitirdikten sonra” Darülfünun Felsefe Bölümü’ne girmiş ve oradan mezun olmuştur (1921-1924). Felsefedeki en yakın arkadaşlarından biri Hasan Ali Yücel’dir. Milli Eğitim Bakanlığı bursu ile bir yıl  Paris’te gitmiştir. (1924-1925). Yurda döndükten sonra Hollanda, Osmanlı ve İş Bankalarında memurluk ve müfettişlik gibi görevlerde bulunmuş (1926-1939), Ankara’da Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi, Devlet Konservatuvarı ile İstanbul’da Güzel Sanatlar Akademisi’nde dersler vermiştir (1939-1942). Daha gençlik yıllarında basınla ilişkiye geçen Kısakürek, bu tarihten sonra memurlukla ilişkisini kesmiş, hayatını yazarlık ve dergicilikten kazanmaya başlamıştır.Necip Fazıl Kısakürek  25 Mayıs 1983 tarihinde   Erenköy’deki evinde öldü.Naşı, Eyüp sırtlarındaki kabristana defnedilmiştir.
Ödülleri
Necip Fazıl Sabır Taşı adlı oyunuyla 1947 yılında C.H.P. Piyes Yarışmacı Birincilik Ödülü’nü almıştır. Kısakürek’e doğumunun 75. yıldönümü dolayısıyla Kültür Bakanlığı’nca “Büyük Kültür Armağanı” (25 Mayıs 1980) ve Türk Edebiyatı Vakfı’nca “Türkçenin Yaşayan En Büyük Şairi” ünvanını vermiştir.
Yazı Hayatı
Necip Fazıl’ın yayınlanan ilk şiiri Örümcek Ağı adlı kitabına “Bir Mezar Taşı” başlığıyla alacağı “Kitabe” şiiridir ve 1 Temmuz 1923 tarihli Yeni Mecmua’da çıkmıştır. Necip Fazıl hatıralarında “benim de yerim bu el oldu yâhu/ Gençlik bahçesinde sel oldu yâhu” dizeleriyle başlayan bu şiir dolayısıyla Ahmet Haşim’in “Çocuk Bu Sesi nerden buldun sen?” dediğini yazmaktadır. Kısakürek bu tarihten itibaren 1939 yılına kadar Yeni Mecmua, Milli Mecmua, Anadolu, Hayat, Varlık gibi dergilerle Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan şiir ve yazılarıyla ününü genişletmiştir.Necip Fazıl 1925 yılında Paris’ten yurda döndükten sonra, aralıklı şekilde ama uzun sürelerle Ankara’da kalmış, üçüncü gelişinde, bazı bankaların da desteğini sağlayarak 14 Mart 1936 tarihinde Ağaç adlı bir dergi çıkarmıştır. Yazarları arasında Ahmet Hamdi Tanpınar, Ahmet Kutsi Tecer, Mustafa Şekip Tunç’un da bulunduğu Ağaç, yeni kapanmış olan Yakup Kadri’nin sahipliğindeki Kadro dergisinin Burhan Belge, Vedat Nedim Tör, Şevket Süreyya Aydemir ve İsmail Husrev Tökin gibi yazarlarının savunduğu ve dönemin etellektüellerini hayli etkilemiş bulunan materyalist ve marksizan düşüncelerine karşı spiritüalist ve idealist bir çizgi izlemeyi öngörmüştür. Ankara’da altı sayı çıkan Ağaç dergisini Kısakürek daha sonra İstanbul’a nakletmiş, ancak dergi 17’nci sayıda kapanmıştır.Ve Büyük Doğu Necip Fazıl, 1943 yılında bu defa, dini ve siyasi kimliği de olan Büyük Doğu dergisini çıkarmış, 1978 yılına kadar aralıklarla haftalık, günlük ve aylık olarak çıkardığı Büyük Doğu’da iktidarlara cephe almış, yazı ve yayınları yüzünden mahkemelere düşmüş, dergi birçok kez kapatılmıştır. Özellikle İslam medeniyetini ve tarihini savunan Necip Fazıl giderek milletimizin sevdiği bir insan olmuştur. Necip Fazıl 1947 yılında Büyük Doğu’nun toplatılması üzerine ayrıca Borazan diye bir siyasi mizah dergisi de çıkarmıştır.
ESERLERİ
Şiir: Örümcek Ağı, Kaldırımlar, Ben ve Ötesi, Sonsuzluk Kervanı, Çile, Şiirlerim, Esselâm, Çile Oyun: Tohum, Bir Adam Yaratmak ,Künye, Sabır Taşı, Para, Nami Diğer Parmaksız Salih, Reis Bey, Ahşap Konak, Siyah Pelerinli Adam, Ulu Hakan Abdülhamit, Yunus Emre.
Roman: Aynadaki Yalan, Kafa Kağıdı
Hikaye: Birkaç Hikâye Birkaç Tahlil, Ruh Burkuntularından Hikâyeler, HikâyelerimHatırat: Cinnet Mustatili, Hac, O ve Ben, Bâbıâli.
·         Sembolizm akımı hakkında bir araştırma yapınız.
SEMBOLİZM (SİMGECİLİK)
19.yüzyılın ikinci yarısında parnasizme tepki olarak ortaya çıkmış bir akımdır. Parnasyenler insan duygularına, izlenimlere önem vermiyorlardı Onalr için önemli olan gerçekti, düşüncelerdi.Sembolistler bu anlayışa karşı çıkmış, duygusallığa, insanın iç dünyasına yönelmişlerdir. Onalra göre somut varlıklar, dış dünya ile insanın duyuları arasında köprü kurmaya yarayan birer simgedir. Çünkü dış gerçek ancak insanın algılayış biçimiyle var olur. Yani insan onu nasıl algılıyorsa öyle değerlendirilir. Sembolistler, semboller aracılığıyla dış çevrenin insan üzerindeki etkilerini ve izlenimlerini anlatmışlardır.
Şiiri sessiz bir şarkı olarak tanımlamışlar ve müziği şiirin amacı durumuna getirmişlerdir. Onlara göre şiir düşüncelere değil duygulara seslenmelidir; çünkü şiir bir şey anlatmak için yazılmaz.
Şiirde anlam kapalı olmalıdır ve herkes kendince yorum getirebilmelidir. Sözcüğün anlam değerinden çok müzikal değeri önemlidir. Anlam kapanıklığı ve farklı çağrışımlar yaratabilme amacı, bol bol mecaz ve istiarelerin kullanılmasına yol açmış, dolayısıyla dil de ağırlaşmıştır.
Gerçeklerden kaçma, hayale sığınma, çirkinlikleri hayal yardımıyla güzelleştirme, bunlara bağlı olarak ortaya çıkan karamsarlık, sembolizmin en belirgin özelliklerindendir.
Durgun sular, ay ışığı, alacakaranlık, tan ağartısı, perdede gezinen gölgeler ve ölüm başlıca temalarıdır. Lirizm, bu anlayışın en önemli ögesi durumundadır.
Parnasyenlerin genellikle “sone” nazım biçimini kullanmalarına karşın, sembolistler daha çok serbest nazım biçimlerine yönelmişlerdir.
Başlıca temsilcileri:
            Baudelaire , Rimbaud,     Mallarme, Verlaine, Puşkin
       51 SAYFA
Ahenk unsurları
Ölçü
8’li hece ölçüsü
Uyak
-an,-ış, -le, -il, -en, -iş,  -şık, -ez       tam ve zengin kafiye  kullanılmış
Redif
-ın, -ında, – mekteyim
Edebi sanatlar
Teşbih, mübalağa,  teşhis , tezat,
Yapı Unsurları
Nazım birimi
dörtlük
Nazım birimi sayısı
dört
Uyak şeması
abab, cccd, eeff,ghgh
Tema
mutluluk
Nazım türü
Serbest nazım, Cumhuriyet devri  
     2.
    Neiçindeyim zamanın,
    Ne de büsbütün dışında;
    Yekpare, geniş bir anın
    Parçalanmaz akışında.
    Birgarip rüya rengiyle
    Uyuşmuş gibi her şekil,
    Rüzgârda uçan tüy bile
    Benim kadar hafif değil.
    Başım sükutu öğüten
    Uçsuz bucaksız değirmen;
    İçim muradına erm
    Abasız, postsuz bir derv.
    Kökü bende birsarmaşık
    Olmuş dünya sezmekteyim,
    Mavi, masmavi bir ışık
    Ortasında yüzmekteyim.
Şiirde birbiriyle benzerlik oluşturan ses ve sözcükler şiirini ahengini sağlayan unsurlardır. Bu unsurlar akılda kalıcılığı sağlar, şiiri daha etkili kılar.
52. sayfa
3. kafiye ,redif, asonas, aliterasyon, ölçüsü 13 heceirde ahengi sağlayan unsurlardır.
Nazım birimi: dörtlük
Ölçüsü:  hece ölçüsü kullanılmış. 13 hece kalıbı
Uyak düzeni: abab,cdcd,efef,ghgh….. çapraz kafiye düzeninde yazılmış.
Birim sayısı: yedi
Kafiyeler ve redifler:
1. dörtlük
-sında  redif, -a yarım kafiye,   -inin redif, -er tam kafiye;
2. dörtlük
-ir, –  gi ‘ler tam kafiye
3. dörtlük
– en tam kafiye, -ele  zengin kafiye
4. dörtlük
-ar, -ir tam kafiye
5. dörtlük
-mı ve – ler redif, -e yarım kafiye, -ak tam kafiye
6.dörtlük:
-ları ve-lar redif,   -an tam kafiye, -e yarım kafiye
7.dörtlük:
-en tamkafiye,-ye tam kafiye
4. şiirde kullanılan söz sanatları: teşbih, teşhis, nida, istifham,
Söz sanatları şiire zenginlik katar, anlamı güçlendirir.
5. gazelin dili daha süslü ve daha sanatlıdır. Gazelde kalıplaşmış ifadeler vardır. Cumhuriyet devri Türk şiirinde sade bir dil kullanılır. Konu olarak he iki şiir de bireysel konuları işlemişlerdir. Selam adlı şiir de söz sanatları yönünden zengin bir şiirdir.
6. Örümcek Ağı adlı metin iki birimden oluşmaktadır. Bu birimler birbirine kafiye düzeni ile bağlanmıştır.  Şiirin kafiye örgüsü  abab, cccb şeklindedir. İki dörtlüğü birleştiren başka bir unsur ise şiirin temasıdır.
7.şiirin teması : Sıkıntı, ıstırap.
8. Örümcek Ağı  adlışiir Necip Fazıl’ın edebi ve fikri yönüyle uyuşmaktadır. Şair çalkantılı bir hayat geçirmiştir. Eserlerinde yaşadığı bu bunalımlı hayatın izleri vardır. Şiirlerinde mistik bir felsefe hâkimdir.
Sayfa 53. 9.soru.
Ruh hallerini ifade eden kelimeler
Doğal görüşlerini ifade eden kelimeler
Ne İçindeyim Zamanın
Zaman, iç, rüya, mavi ,ışık, derviş, aba, post, sarmaşık….
Tüy, hafif,  baş, rüzgar, uçan,
Selam
Işıktan kuşlar, kanat, pembe, akşam seheri, eteklerinin musikisi, rüya….
Bir, geçmiş, uzattığım, bu , güzel, iyi…
Örümcek Ağı
Örümcek ağı, ruh, sönecek, kalbim, yırtılıyor, çıkamaz, göğüs…
Kulağım, duvar, gün, doğunca, başka, bir….
10. soru. Şiir okunduğunda insana hüzün veriyor. Akşamın kızıllığında batan güneşi seyretmek, geçip giden acı tatlı hatıraları çağrıştırıyor.
11. şiirde duygu ve düşünceler semboller vasıtasıyla aktarılmış. Akşam, yorgun ölen güneş, hüzün yükseliyor, siyah örtü,sefil cümbüş, hazzın kamçısı… gibi ifadeler sembolizmin özelliklerini yansıtmaktadır. Diğer şiirlerde de benzer ifadeler kullanılmıştır.
12. Her üç şiir de insanın ruh halini anlatıyor. Bireysel temalar.

A.

1. Söz sanatları ve imgeler şiirin çok anlamlılığını sağlar. Duygu ve düşünceler daha etkili bir şekilde sunulur.
2. Saf (öz) Şiirin Özellikleri
•Sanatın form sorunu olduğuna inanan bu şairler için önemli olan iyi ve güzel Şiir yazmaktır. Bu anlayışla kendilerine özgü özel imge düzeni oluştururlar.
•Özgün ve yaratıcı olan bu imgeler dilin mantığına uygun ve dilin anlam alanını genişletip dile yeni olanaklar sunacak bir yapıya sahiptir.
•Dilde saflaşma düşüncesi kendini rahat şiir yazma şeklinde başat öğe olarak gösterir.
•Şiirsel söylemin zirvesine ulaşmak düşüncesiyle dilin yücelişi paralellik gösterir.
•Şiiri soylu bir sanat olarak kabul eden bu şairlerde düşsel ve bireysel yön ağır basar .
•İçsel ve bireysel bir yaklaşımla evrensel insan tecrübesini dile getirirler.

•Şiirde biçim endişesi duyan bu şairlerde dize ve dil baş tacıdır.
•Disiplinli çalışarak mükemmele varan halis şiir yazma endişesi kendisini hissettirir.
•Şairlerde sembolizm akımının izleri görülür.
•Gizemselcilik bireyselcilik,ruh, ölüm ,masal ,mit temaları yoğun olarak işlenir.
A.
1.   birinci boşluk…..ahenk unsurları….
2……. Öz Şiir….
B.     Aşağıdaki cümlelerin başına yargılar doğru ise D yanlış ise Y getiriniz.
  1.D,    2. D,    3. Y
C.1. b . Mehmet Akif Ersoy
     2.  E Şiirin toplumsal ve ideolojik bir görevi vardır.
     3.A.   ” Bir tren gelir her gün bu saatte
                Aralıksız öter düdüğü”

Serbest Nazım ve Toplumcu Şiir

SERBEST MÜSTEZAT:
19. Yüzyıl sonlarında özellikle Servet-i Fünun’cuların geliştirdikleri bir nazım biçimi. Divan şiirindeki müstezat’tan şu özellikleriyle ayrılır:
* Serbest müstezat, hem aruz, hem de hecenin çeşitli kalıplarıyla yazılabilir.
* Temel olarak alınan kalıbın çeşitli parçaları çeşitli düzenlerle bir arada kullanılabileceği gibi aynı nazım içinde yalnız bir kalıp değil, başka kalıplar ve bunların parçaları da kullanılabilir.
* Uzun ve kısa mısralar kimi zaman belli bir düzen içinde sıralanır, kimi zaman da herhangi bir düzene bağlı kalınmaz.
* Kafiye örgüsünün düzenlenişi de kurala değil, şairin isteğine bağlıdır.
* Müstezat’ın daha özgürce kullanılmış biçimdir.
* Sembolizmin yaygın olduğu bir dönemde Fransa’da ortaya çıkan bir şiir şeklidir.
* Servet-i Fünun ve Fecr-i Ati şairlerince kullanılmıştır.
* Serbest müstezatta nazım nesre yaklaştırılmıştır.
Bu özellikleriyle serbest müstezat, Divan şiirindeki müstezat’ın geliştirilmesiyle oluşturulmamış, doğrudan Batı şiirinden alınmıştır. Klasik nazım biçimlerinden ve tek ölçünün bir örnekliliğinden kurtuluş yeni biçimler ve ahenkler yaratmak düşüncesiyle oluşturulan bu biçim, serbest nazıma geçişte bir aşama olmuştur.
Serbest müstezatın başarılı örneklerini Tevfik FikretCenap Sahabettin ve Ahmet Haşim vermiştir.

Serbest nazım hakkında bilgi
Kısaca, ifade ile düzensiz şiir demektir. Bu şiirlerde mısralar ya düzgün bir görünüş arzederler, ya da karışık bir sıra meydana getirirler. Herhangi bir ölçüye veya kafiyeye bağlı değildirler.
Ancak düzgün sıralanışta mısralar aşağı yukarı birbirine benzerler. Mısraların karışık sıralanışı halinde ise dikkati çekecek derecede bir ölçü ve kafiye değişikliği görülür. İfade etmek gerekir ki, serbest nazım bizim edebiyatımızda oldukça yenidir. Bu şekilde şiir yazanların en büyük düşünceleri vezin ve kafiye endişesinden kurtulmaktır. Aruzu kullanmak istemeyenler hece veznini benimsediler.
Hece veznini kullanmakta zorluk görenler de serbest nazma sığındılar. Çünkü serbest nazımda aruzda ve hecede olduğu şekilde, vezin ve kafiye gibi uyulması gereken her hangi bir kurallar dünyası yoktu. Bu bakımdan yazmak daha rahattı.
Bu şeklin dünya edebiyatında tanınmış temsilcileri, Heine, Aliot, Whitman, Claudei vb. şairlerdir. Bizde ilk temsilcisi Cenap Şehabettin’dir. Cumhuriyet’ten sonra işe serbest nazmın edebiyatımızda yaygın bir şekilde kullanıldığı görülmektedir. Serbest nazımla yazılan şiirler şekil bakımından üçe ayrılır:
a) Vezinli kafiyeli serbest nazım: Aruzun veya hecenin değişik kalıpları ile yazılır. Vezin mısradan mısraya değişir. Şiir hece vezni ile yazılmışsa hecenin, aruzla yazılmışsa aruzun değişik kalıpları ahengi kuvvetlendirecek şekilde kullanılır. Muralar arasında kafiye vardır; ancak dizilişi şairin anlayışına göre değişir.
b) Vezinsiz kafiyeli serbest nazım: Bu şiirde vezin yoktur. Kafiyenin dizilişi ise şairin anlayışına göre değişir.
c) Vezinsiz kafiyesiz serbest nazım: Kafiye ve vezin endişesi taşımadan, tam anlamıyla serbest bir şekilde kaleme alınan şiirlerdir.
Serbest Nazım: Genellikle ölçü ve kafiyeye bağlı bulunmayan, dizelerindeki hece sayısı değişik olan şiirlerdir. Servet-i Fünûn’dan sonra kullanılmaya başlanan bu nazım şekli günümüzde çok yaygınlaşmıştır. Ölçü ve kafiye şiire ahenk verir. Serbest nazımlar da ise bu ahenk aliterasyon ve asonanslarla sağlanır.
Serbest nazmın, şairlerin kullanışlarına göre pek çok çeşitleri vardır. Bunun için de henüz belirginleşmiş bir kuralı yoktur.
Toplumcu Şiir: Halkı ve halkın sorunlarını anlatan şiir türüdür. Nazım Hikmet ve Rıfat Ilgaz’ın şiirleri buna örnektir. Yirminci yüzyılın başlarında, neredeyse tüm dünyada eş zamanlı olarak gelişen siyasal ve toplumsal hareketlere bağlı olarak yeni bir edebiyat akımı doğar.
Toplumsal gerçekçilik ya da sosyalist gerçekçilik adı verilen bu akım; şiirden, edebiyatın ve sanatın her alanına kadar geniş bir yelpazede etkisini gösterir. Emekçilerin sorunlarını, emek-sermaye çelişkisini ve yaşamsal kaygılarını konu alan bu akım, “toplum için sanat” görüşünü temsil eder.
Serbest Nazım ve Toplumcu Şiirin Özellikleri:
Pragmatik, yani çıkarcı şiirdir.
Şiir tezlidir, savunulan bir görüş vardır ve bu görüş kendini şiirde belli eder.
Şair, toplumun bir parçası olduğu için şiirlerini toplumsal bir kaygı ile yazmalıdır.
Şair ancak toplum şiirleri yazarak kendini geliştirebilir. Bireysellikten önce kolektiflik vardır.
Dilin harekete geçiren gücünden, etkisinden yararlanılmıştır.
Söylev üslubundan yararlanılmıştır.
Geniş kitlelere hitap etmek, onları harekete geçirmek için yazılmıştır.
Şiirde biçimden çok içeriğe önem vermişler bu sebeple de ölçüsüz, kafiyesiz şiirler yazmışlardır.
Gelecekçilik (Fütürizm) akımından etkilenmişlerdir.
Gelecekçilik (Fütürizm): 20. yüzyılın başlarında İtalya’da ortaya çıkan bu akımın sanatçıları, şiirde temel öğelerin cesaret, isyan ve cüret olduğunu savunmuşlardır. Edebiyatın durgun değil hareketli, barışçıl değil kavgacıl olmasını istemişlerdir. Savaşı övmüşler ve geçmişi kötülemişlerdir. Türk Edebiyatında Nazım Hikmet, ünlü Rus şairi gelecekçi Mayokovski’den etkilenmiştir.
·         1. NAZIM HİKMET (1902 – 1963)
Toplumcu gerçekçi edebiyatın öncüsü olup, ilk şiirlerini ölçülü ve uyaklı yazmıştır.
Rusya’daki öğrenim yıllarında Fütürist şair Mayakovski’nin sanat görüşünü benimsemiş, ölçülü ve uyaklı şiiri bırakmıştır.
Rusya’dan döndükten sonra öz, biçim ve tema bakımından yeni şiirleriyle serbest nazmın ve toplumcu şiirin ilk örneklerini vermiş; bu yönüyle pek çok şairi etkilemiştir.
Şiir dışında roman, tiyatro, masal, mektup gibi türlerde eserler vermiştir.
“Memleketimden İnsan Manzaraları” ve Kuruluş Savaşı’nı anlattığı “Kuvayı Milliye Destanı” önemli eserlerindendir.
Eserleri:
Şiir: 835 Satır, Jokond ile Si-Ya-u, Memleketimden İnsan Manzaraları, Kuvayı Milliye Destanı
Tiyatro: Kafatası, Yusuf ile Menofis
Roman: Kan Konuşmaz
Masal: Sevdalı Bulut
Mektup: Kemal Tahir’e Mahpushaneden Mektuplar
·         Fakirlik, cehalet, savaşlar, gelir dağılımındaki eşitsizlik, ahlaki çöküntü ve ırkçılık günümüz sorunları arasında en öne çıkan sorunlardır. Bu sorunların temelinde insanın aç gözlülüğü ve üstünlük duygusu yatmaktadır bu da cehaletten kaynaklanır. Dolayısıyla insanları bilinçlendirmek, eğitim ve kültür seviyelerini yükseltmek ve höş görü anlayışını toplumlar arasında yaymak sorunları çözebilir.
·         Bir sanatçının kişisel duygu ve düşüncelerin yanında içinde yaşadığı toplumun sorunlarına eğilmesi sanatçının toplumsal sorunlara karşı duyarlı olduğunu gösterir. Her sanatçı içinde yaşadığı toplumun sorunlarını sanat yoluyla dile getirmeli bunlara dikkat çekmelidir. Bu sanatçının topluma olan bir borcudur.
1.
Ahenk unsurları
Ölçü
Serbest ölçü
Uyak
Belirli bir kafiye yok ikinci bentte –r ‘ler yarım kafiye, b,y,k,l n,s, sesleriyle aliterasyon yapılmış, ü, i, a, sesleriile asonans yapılmış.
Redif
-başka herkese yeter, -da öyle redif
Sese dayalı edebi sanatlar
Büyük insanlık sözü tekrar edilmiş tekrir sanatı var,
Yapı unsurları
Nazım birimi
Serbest nazım
Nazım birimi sayısı
Dört
Uyak şeması
Belirli bir kafiye örgüsü yok
Tema
insanlığın çoğunluğunu oluşturan fakirleri hayata bağlayan şeyin umut olduğu
Nazım türü
Serbest nazım
1.Etkinlik
*  Tekrar edilen kelimelerbüyük insanlık,  de öyle, herkese yeter.  –r sesleri tekrar edilmiş,  b,y,k,l n,s, sesleriyle aliterasyon yapılmış, ü, i, a, sesleri ile asonans yapılmış.Bunlar şiirdeki ahengi sağlayan unsurlardır. Şiirin daha etkili olmasını sağlamışlar. 
* Ölçülü ve kafiyeli şiirlere göre şiiri sesli okuyunca  farklılık oluyor. Bu şiirde ahengi sağlayan şey ses tekrarları ve anlam bütünlüğüdür. Şiirde vurgu ve tonlama ile ahenk oluşturulmuş.
2.  Serbest nazım da yazma kolaylığı var. Ölçülü ve kafiyeli şiirde sözcükleri kafiyeli bir şekilde dizmek, belirli bir ölçü tutturma zorunluluğu  şiirin oluşmasını zorlar. Serbest nazımda anlam bir mısrada bitmeyip diğer mısralara kaydığı için hem ahenk hem de söyleyiş kolaylığı kazandırıyor.
3. Gelecekçilik (Fütürizm) akımından etkilenmişlerdir.  Bu yüzden şair şiirlerini bilinen nazım birimlerinden biriyle yazmamış.
Gelecekçilik (Fütürizm): 20. yüzyılın başlarında İtalya’da ortaya çıkan bu akımın sanatçıları, şiirde temel öğelerin cesaret, isyan ve cüret olduğunu savunmuşlardır. Edebiyatın durgun değil hareketli, barışçıl değil kavgacıl olmasını istemişlerdir. Savaşı övmüşler ve geçmişi kötülemişlerdir. Türk Edebiyatında Nazım Hikmet, ünlü Rus şairi gelecekçi Mayokovski’den etkilenmiştir.
4.”Büyük İnsanlık”şiiri ema olarak şiire bir yenilik getirmiştir. Daha önce de fakirlik konusu şiirlerde işlenmiştir. Fakat burada bütün insanlığın içinde bulunduğu bir sorun dile getirilmiş. Bu  sosyalizm anlayışının bir ürünüdür. Tema gerçekçidir.
5. Büyük insanlık, pirinç de öyle, kumaş da öyle, kitap da öyle, şeker de öyle, sekizinde işe gitmek, trende üçüncü mevki gibi ifadeler şiirini içeriğini yansıtan ifadelerdir. Bu ifadeler daha önce karşımıza çıkan ifadeler değildir.



Yazar Hakkında

Yazar : admin

Yazar Hakkında :

Yazarın Tüm Yazıları İçin Tıklayınız

Yorumlar
İsminiz
E-Posta Adresiniz
Yorumunuz

This blog is kept spam free by WP-SpamFree.

Yorum onaylama sistemi etkin; yorumunuzun yayınlanması biraz zaman alabilir.

Sila Cagri
31 Ekim 2012 - 17:38

Nasıl teşekkür edeceğimi bilemedim çokk sağolun çokk 🙂

Anonymous
06 Kasım 2012 - 20:09

sırrı hoca sözlüme yüksek verdi 🙂 🙂 çok çok sağolun devamını yarın verebilirseniz çok sevinirim 🙂

Anonymous
13 Kasım 2012 - 19:17

ya bu eski kitap herhalde bizim kitapta farklı sorular var

Anonymous
14 Kasım 2012 - 11:34

ya acil 12.sınıf satfa 60’ın cevapları