Şiir Tahlili – Hayal ve Neş’e

16.07.2012 tarihinde ŞİİR TAHLİLLERİ kategorisine eklenmiş, Kişi Okumuş ve 0 Yorum Yapılmış.

Hayal ve Neş’e
M.H.Yıldız
Şeyh Galib
Tarz-ı selefe tekaddüm etdim
Bir başka lügat tekellüm ettim
Ne ibtikâ-yı tahassür.. Ne iştikâ-yı melal..
Nazar-rübâ ve mülevven bir âsmân-ı hayâl:
Önünde nâ-mütenâhî hadâyik-i gülgûn
Yeşil, siyah, sarı, güya ki nakş-ı bukalemun;
O mor çemenlerin üstünde tuhfe-i ezhâr
Neşîdeler, kelebekler zaman zaman oynar.
Semâsı: Nâ-mütenâhî.. Zemini: nâ-mahdûd
Okur hayatına, bir selsebîl-i şi’r i sürür
İlel’ebed duyulan bir neşîde-i hülya
Sımâha çarpar, olur neşve-çîn-i istiğna..
Semâda sâhir olan Zühre’nin hayâli gibi,
Güler nigâhıma gâhî o çehre-i asabî:
Nazarlarında şebâbın sürûd-ı sevdası
Yüzünde belli olur ilmâ’-ı hülyası,
Nigâh uzaklara ma’ruf.. Ufuk içinde arar
Hamâme-i dile bir âşiyâne-i seyyar..
Çıkar bulutlara, şâir olur semâvâtı,
Uçar uzaklara -bazan- nigâh-ı hâcâtı;
Perî-i ruhunu güya ki cüst ü cû eyler
Nazarlarından uçan bir şuâ’-i gam-perver..
Tahassürâtı bulunmaz, ne istika, ne melal..
Nazar-rübâ ve mülevven bir âsmân-ı hayâl
Zemîn-i aşkını telsim eder.. O cûşâcûş
Arar hayâline mahrem bir âlem-i hâmûş..
Bir öyle âlem-i ulvî ki: Har u pür-elvân,
Yeşil, semâsı.. Zemîn: Mâi.. Çehreler handan.
Mesâ-yı enveri: Pür mevc-i subh-ı sevdâî..
Sabâh-ı esvedi: Mefrûk-ı sâm-ı hülyâî
Leyâl-i şi’rine yüz bin sabah olur kurbân,
Zılâl-i fikretine kalbler durur hayran:
Nedir o revnak u safvet.. Nedir o levn-i sürûr
Nedir o âlemi setreyleyen müessir nûr?
Yağar zemine encüm-i semâ hülyâdan*
Uçar semasına envâr-edîm-i rü’yâdan..
Fezâ-yı fikreti: Envâr içinde mevcâmevc
Semâ-yı fıtratı: Elvan içinde fevcâfevc
Tasavvurâtı -evet!- bizden ayrı, nâ-mahdûd..
Bulur hayâline hep başka başka cây-ı sürûd..
Yok öyle gamlı emeller.. Keder-nümâ sözler:
Tahayyülâtını, yalnız zaman zaman söyler:
Tahhassüratı bulunmaz.. Ne ibtika, ne melâl..
Nazar-rübâ ve mülevven bir âsmân-ı hayâl..**
11 Şubat 1322
Köprülüzâde Mehmed Fuad
Fuad Köprülü’nün “Şeyh Gâlib” Şiiri
Şeyh Gâlib (1757 – 1799), Beşir Ayvazoğlu’nun dediği gibi ‘Hüsn ü Aşk’ mesnevisiyle Abdülhak Hâmid’den, Ahmet Hâşim’e, Âsaf Hâlet Çelebi’den Ahmet Hamdi Tanpınar’a, Sezai Karakoç’tan Turan Oflazoğlu’na, Hilmi Yavuz’dan Orhan Pamuk’a kadar çok sayıda şair ve yazarı etkileyerek günümüze ulaşmayı başaran, çağdaş kültür ve edebiyatımız içinde yaşamaya devam eden, eski şiirimizin ve eski irfânın son büyük temsilcisidir. Ayvazoğlu’nun ‘Hüsn ü Aşk’ sadedinde söylediklerini benzer ifadelerle Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “19. Asır Türk Edebiyatı Tarihi’nde de bulmak mümkündür. Tanpınar, “Hüsn ü Aşk’ın yanında ayrıca Şeyh Gâlib’in ‘Divan’ındaki musammat, muhammes ve müseddes tarzında yazılmış şiirlere dikkati çeker. Muhtemelen, son dönemlerinde yazdığı bu ‘olgunluk çağı’ şiirleri bütün lirizmleriyle beraber Gâlib’in gerçek hüviyetini ifade etmektedir.

Yeni hayaller ve yeni söyleyişlerle dolu bu şiirlerin şairi, Osmanlı’nın her alanda yenileniş ve silkiniş çabaları içinde, yeni bir lisan, yeni bir ifade bulmanın gereğini anlıyor ve bunun zor olduğunu biliyordu.
“Zannetme ki şöyle böyle bir söz
Gel sen dahi söyle böyle bir söz” diyor,
“Tarz-ı Selefe takaddüm ettim
Bir başka lügat tekellüm ettim”
diyerek, eskilerin tarzını aştığını, başka bir ifade yakaladığını belirtiyordu. Tanpınar, bu yeni tarz ve ifadenin akislerini “19. Asır Türk Edebiyatı Tarihi’nde şöyle anlatır. “Şeyh Gâlib’in tesiri 19. Asır boyunca devam edecek, hatta Avrupa edebiyatlarını çok yakından örnek alan nesil ve mekteplerde bile, çok defa dil değişikliklerine istikamet verecek, yeni duyuş ve düşünüş modalarının taavuzundan (ortaya çıkmasından) başka bir şey olmayan bir yığın ifade şekli doğuracaktır. Abdülhak Hamid’in nazım dilinde o kadar ehemmiyetle hüküm sürdükten sonra, Servet-i Fünûn nazım ve nesrinde Ahmet Hikmet’e, arkadaşları için “Onlara Dekadan değil, Gâlibiyyûn demeli!” “Avize gibi renk ve ışık dolu” bu şiir ve onun günümüze etkileri konusunda yapılan çalışmalar günden güne artmaktadır. Gâlib’in şiirinden esintiler taşıyan şiirler, romanlar, hikâyeler bugün bir araştırma konusu olacak kadar geniş hacme ulaşmıştır. Bu şiirler içinde bir tanesi vardır ki, Gâlib’in şiirinden esintiler taşımakla birlikte bizzat Gâlib’i ve onun şiirini anlatması, şiir dünyası içinde tasvir etmesi ile diğerlerinden ayrılır. Bu ‘Köprülüzade Mehmet Fuad” imzasını taşıyan ve Eylül 1824 tarihli Mehasin dergisinde yayınlanmış ‘Şeyh Gâlib’ şiiridir. Şiiri, orijinal hale getiren Gâlib’e ve eserine şiir diliyle bir övgü, bir sitayiş olmasının yanında, daha çok Cumhuriyet’in ilk yıllarında Türk Kültürü’nün modernizasyonu sağlayan akademik çalışmaların sahibi, Fuat Köprülü’nün kaleminden çıkmış olmasıdır. Köprülü, akademisyen kimliği tarafından gölgelenmiş bir edip şahsiyetine sahip olsa da, ilginçtir ki oğlu Prof. Dr. Orhan F. Köprülü tarafından yazılan monografisinde bundan hiç söz edilmez. Bu monografide sadece milliyetçilik taraftarı yönüyle ve Cumhuriyet Türkiye’sindeki çalışmalarıyla ele alınan Köprülü eksik kalmıştır. Edebiyat hayatına Fecr-i Âti topluluğunun bir ferdi olarak giren Köprülü, bu dönemde dilde sadeleşmenin karşısında yer almış, yeni lisan taraftarlarına karşı Fecr-i Âti’nin edebî ölçülerini savunmuştu. Köprülü’nün Ziya Gökalp’in yönettiği ‘Yeni Mecmua’ dönemiyle başlayan fikri değişimi bir tarafa, elimizde olan ‘Şeyh Gâlib’ şiiri, bütün içtenliği ve sürükleyiciliğiyle onun bu dönemde güzel şiirler yazdığını göstermektedir.
Köprülüzade Mehmet Fuad, ‘Şeyh Gâlib’ adını verdiği şiirin başına ondan bir beyit koymuştur.
“Tarz-ı selefe takaddüm ettim
Bir başka lügat tekellüm ettim”
beyti, şiirin içinde geçecek övgü ve sitayişlere bir hazırlık gibidir. Şiir, daha sonra iki kez tekrar edilecek olan bir beyitle açılır.
Ne ibtikâ-yı tahassür… Ne iştikâ-yı melâl…
Nazar-rübâ ve mülevven bir âsmân-ı hayâl.
“Ne hasretin ağlayışı, ne hüznün
şikâyeti, renkli ve bakışı yakalayan bir hayal göğü.”
şiirin içinde bir denge noktası gibi dönüp duracak olan bu beyit, Gâlib’in başkalığını, farklılığını iki başlık altında cem’eder. Birincisi, Gâlib’in şiirinde, klasik şiirin söyleyiş biçimlerinde bulunan ve artık söylene söylene “hâyideleşmiş” hasret ve hüzün dolu bir keyfiyet yoktur. İkincisi, bu şiirde rengarenk bir hayal göğü ortaya çıkmıştır, ki ona bakan, ondan gözünü alamaz. Gerçekten Gâlib’in şiirinde, gazelin ifade ettiği aşk duygusu içinde, hüzün ve hasret söylemini taşıyan, asıl maksattan saparak biraz silikleşmiş, zayıflamış bir ben mevcûdiyeti, daha gür bir sesle, bir güven edasıyla kendine gelmektedir. Âdeta Gâlib, şiirde aşk’ı benin önüne değil, ben’i aşk’ın önüne koyarak, “iç dünya tasavvuru”nu kurduktan sonra sevda sözünü söylemektedir. Yine, hasret ve hüzün söyleminin en tabiî haline çekildiği, tasannû’dan kurtarıldığı bu zemin üzerinde Gâlib, yepyeni hayaller kuracak ve şiirin temelinde olan asıl unsuru, hayali yeniden diriltmeye çalışacaktır.
Şeyh Gâlib (1757 – 1799), Beşir Ayvazoğlu’nun dediği gibi ‘Hüsn ü Aşk’ mesnevisiyle Abdülhak Hâmid’den, Ahmet Hâşim’e, Âsaf Hâlet Çelebi’den Ahmet Hamdi Tanpınar’a, Sezai Karakoç’tan Turan Oflazoğlu’na, Hilmi Yavuz’dan Orhan Pamuk’a kadar çok sayıda şair ve yazarı etkileyerek günümüze ulaşmayı başaran, çağdaş kültür ve edebiyatımız içinde yaşamaya devam eden, eski şiirimizin ve eski irfânın son büyük temsilcisidir.
Köprülü’nün şiiri, ‘hayal göğü’ dedikten sonra, o göğün altındakileri tasvir etmeye başlar. “Önünde uçsuz bucaksız gül renkli bahçeler vardır; yeşil, siyah, kimi zaman sarı, sanki bukalemun derisi gibi renkten renge geçiveren bahçeler; bazen mor çimenler üzerinde yepyeni; hiç görülmedik çiçekler, sanki her şey şarkılar, neşideler söylemekte, kelebekler oradan oraya uçuşmakta…” Bu manzaranın ortasında bir ‘hülya şarkısı’ duyulur, bu Gâlib’in şarkısıdır.” Göğü sonsuz… Yeri sınırsız…
Hayatına, bir sevinç ve şiir çeşmesi sonsuza kadar duyulacak bir hülya şarkısı söyler, bu “hülya şarkısı istiğnâ’nın, basit ve küçük şeylere tenezzül etmemenin neş’esini toplamıştır.” Bu halleri seyreden, bu sesleri duyan kişi, daha sonra, Gâlib’in bakışlarına rastlar, onlardaki gizi çözmeye çalışır. “Gökte büyücülük yapan Zühre’nin hayali gibi, o asabî çehre bazen bakışıma güler” Bakışlarında gençliğin aşk şarkısı vardır, yüzünde hayalin parıldayışından ışıklar vardır. O bakış, uzaklara çevrilidir, ufka bakar ve gönül güvercinine seyyar bir yuva arar. Bulutlara çıkar, gökleri dolaşır, uzaklara kanatlanır bazan, o bakışlardan taşan gamlı bir ışık hüzmesi sanki ruhunun perisini arar. “Hasreti bulunmaz… ne şikâyet, ne hüzün, renkli ve bakışı yakalayan bir hayâl göğü.” Bundan sonra bir yücelik, bir suskunluk âleminde bambaşka bir sabah, bambaşka bir gece olacaktır: “Coşkun hayâline saklı bir suskunluk âlemi arar. Öyle yüce bir âlemi ki, gök yeşil, yer mavi, yüzler gülüyor hep… Gecesi ışıltı; Sevdâ sabahının dalgalarıyla dolu. Siyah sabahı, hülyanın gökkuşağıyla boyanmış.” Köprülü burada durur ve şöyle seslenir içinden; “Fikrinin karanlığına kalpler hayran durur, nedir o revnak ve saflık, nedir o neş’e rengi?”
Daha sonra Gâlib’in fikrini ve fıtratını teşbihlerle anlatacak olan Köprülü, onunla ilgili ifadelerden ‘nurlu’ kelimesini tekrar tekrar kullanacak, şiirindeki manevî ışığı işaret edecektir. “Nedir o âlemi kaplayan müessir ışık? Hülyadan göğün yıldızları yere yağıyor, rüyanın nurlu yüzünden göğe uçuyorlar ya da fikrinin fezası; Nurlar içinde dalga dalga. Fıtratının seması; Renkler içinde akın akın. Düşünceleri bizden ayrı, sınırsız, hayaline bulur hep başka başka gezinti yeri.” Yok öyle gamlı emeller; keder saçan sözler… Hayallerini, yalnız zaman zaman söyler… Hasretleri bulunmaz… Ne ağlayış, ne şikâyet, renkli ve bakışı yakalayan bir hayal göğü.
Köprülü’nün bir Fecr-i Âtî şairi olarak Şeyh Gâlib şiirinde gördüğü manzara budur. Şiir diliyle anlatıldığında daha bir çarpıcı olduğunu hissettiğimiz Gâlib’in şiir dünyası, ancak bu kadar güzel resmedilebilirdi. Köprülü’nün birbirinden güzel ifadelerinin güzelliği, acaba renkli göğünün altında bir dem yaşamaktan mıdır Gâlib şiirinin? Bu örnekte de gördüğümüz gibi Şeyh Gâlib irfan hazinemize giden yepyeni bir yol açmış ve bu yolu ışıklarla, renklerle süslemiş; bir yandan “iç dünya tasavvuru’nu güçlendirirken diğer taraftan yeni hayaller bularak, yeni şiir dillerinin gelişmesine öncülük etmiştir. Gâlib’in şiirinden etkilenen şiirler arasında bizzat Gâlib’i ve şiirini anlatmasıyla öne çıkan, Köprülüzâde Mehmet Fuad’ın şiiri bize işte bunları anlatıyor.
Not: Şiirin orijinali için “Mehasin, sayı:1, Eylül 1324’e ya da ‘Şeyh Gâlib Kitabı, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür İşleri Daire Başkanlığı Yayınları, İstanbul, 1995, sayfa 203-204’e bakınız.
Bu yazı Yağmur Dergisinden alıntıdır.
Please follow and like us:
Yazar Hakkında

Yazar : admin

Yazar Hakkında :

Yazarın Tüm Yazıları İçin Tıklayınız

Yorumlar
İsminiz
E-Posta Adresiniz
Yorumunuz

This blog is kept spam free by WP-SpamFree.

Yorum onaylama sistemi etkin; yorumunuzun yayınlanması biraz zaman alabilir.

  • Meta

  • Enjoy this blog? Please spread the word :)