Hilmi Yavuz’un Annem ve Akşam Şiirinin Çözümlemesi

06.02.2012 tarihinde ŞİİR TAHLİLLERİ kategorisine eklenmiş, Kişi Okumuş ve 0 Yorum Yapılmış.

 

Annem ve Akşam Şiirinin Çözümlemesi / Yavuz KUL   
 –
Hilmi Yavuz, “Annem ve Akşam” şiirinde, işgal, yenilmişlik ve kültürel farklılaşmanın sebep olduğu bir iç kanamayla ölmekte olan bir simgenin kamusal alan hâline getirilen şuuraltından, ritüeller sunarak bir mezar taşı okuması yapar. Bu şiir bir tevatür değil, bir takvim. Ve yaşadığımız zamana işaretler düşüyor. Şiiri anlamlı kılan da bu işaretler.
Şairin ‘annem’ diyerek ortaya koyduğu kimlik, sıradan bir imge değil. Anneyle ifade edilen ‘medeniyet’ ona bir nevi hayat bahşeden, emziren, büyüten varlık sebebidir. Ve anne imajı, şiir içerisinde baştan sona kadar bağımsız olarak devam eder. Anne ve ölüm kavramı okuyucu tarafından hemen benimsenerek duygusal bir boyuta geçildiğinden saklı anlam, anne kamuflajı altında tamamen kaybolur. Okuyucu, anlama ulaşmak için bir nevi şiir kazısı yapmak zorunda kalır.

Annem ve Akşam şiirinde açık bir hüzün, ezilmişlik ve teslimiyet sonrası bir öz eleştiri var. “sen neysen o kadarsın” derken kendini küçümseme, çaresizliğini ifade; “ey akşam” tabiriyle de bir bakıma karanlık işgale, karakter kaymasına ve nakline(!) istemese de teslimiyetini ifade eder.
Şairin anlam yüklediği belki de vagonçeker konumundaki unsurlar okuyucuya ulaşmamış görünüyor. Şiir süssüz ve çıplak duruyor. Esrik kafiyeler, aliterasyonlar, hummalı rediflerle göz boyayan bir şiir değil. Hedefe kilitlenmiş diri bir ok gibi duruyor. O, imgeyi merkez alıyor ve saplıyor pergelin iğnesini ve çizebileceği en büyük daireyi çiziyor. Bu dairenin içine birçok şiirinde olduğu gibi kendi dünyasındaki doğuyu, batıyı ve geleneği sığdırıyor.
Şiir baştan sona gizemini koruyor. Anlam bakımından okuyucuya hiç açık vermiyor. Hilmi Yavuz şiirlerinin karakteristiğini taşıyor. Dıştan küçük bir delikten girilen bir mağara, fakat derinlere inildikçe aydınlanan ve genişleyen bir medeniyet karşılıyor okuru.
Şiirin ağır üslubunda, anlamına paralel bir yenilmişlik ve çöküntü hâli var. Şiir, ritim olarak bir yaz deresi dinginliğinde, pasif bir duyuşla ilerliyor. Kaynaktan taşan, okurunu sürükleyen bir şiir değil. Şiir okuması esnasında, okuyucunun gelip çarptığı bir yer var. Ünlemle göze batar duruma getirilmiş. Ürkü!
İlk bakıldığında bir refleks, korkuyla şaşkınlık arasındaki git geli ifade ettiği düşünülse de onun, bir işaret taşı olduğu kanısındayım. Bu kelime, okuyucusunun kafasında bir girdap oluşturarak onu derinlere çekiyor. Bu şiirin sığında anlam arama diyor. Hilmi Yavuz, her ne kadar şiirlerimde anlamı öne çıkartmam dese de Hilmi Yavuz’a rağmen onun şiirlerinde ‘bir-anlam’ istemediğini, aksine ‘çok-anlam’ istediğini iddia ediyorum. “Asıl önemli olan şiirin temposu.” diyen bir şair, niçin gelip okuyucusunun çarptığı, anlamakta zorlandığı, belki de hiç kullanılmayan bir fiili kullansın!
Peki, şair müzikaliteyi bozan, iğreti duran bu kelimeyi buraya niçin koymuş? Bunun tek bir anlamı olabilir. Hilmi Yavuz, okuyucusunun görebileceği bir yere şiirinin anahtarını bırakıp gitmiş. Evet, ürkü, şiirin birinci kapısındaki kilidin anahtarı… Ürkünün ses olarak okuyucudaki etkisini ve çağrışımlarını görmek bir nevi kilidin anahtarını çevirmek olsa gerek. Ürkü, ülkü, ülke, türkü, Türk üzerine göndermeler yaparak zihnimizde bu kelimeleri öncelliyor şair. Akabinde bu kelimeler bir medeniyete işaret ediyor.
İkinci kilit, “goblen ve tülbent” yani doğu ve batı, biz ve onlar. Bu şiiri bir bütün olarak kavrayabilmek için bir devam şiiri konumundaki “Akşamın Yarısında” şiiriyle birlikte incelemek gerektiğini düşünüyorum. Kelime, üslûp benzerlikleri ve ses âhengi, devam şiiri olduğu kanısını daha da kuvvetlendiriyor ve iki şiir birbirini tamamlıyor. “Akşam, gül, karanlık, yolcu, öteki, kapanmak” gibi kelimeler kısa sayılabilecek iki şiirde de kullanılıyor. Birinci şiirdeki gül, ikinci şiirde bahçesiyle buluşuyor. “Akşamın Yarısında” şiirindeki ‘bahçe’ bir medeniyete mekân tayin edilerek ülkenin sınırlarını çiziyor. Yine ‘bahçe’ kavramıyla üzerinde tasarrufta bulunabildiği bir güzellikten bahsediyor. Altı yüz yıllık bir tarihi ‘zaman’a indirgeyerek müşahhaslaştırıyor şair. Mücerret kavramlardan semboller oluşturarak ifade edilen büyük ama geçmiş zaman medeniyeti var ve müntesipleri acılı, yaralı ve yalnız. Onlar büyük şaşaalarla bayram havasında karşılandıkları şehirlerin kale kapılarından boyunları bükük ayrıldılar. Şiirin bütününde bir kadere teslim olmuşluk var olsa da dikkat edilecek şey şiirde anne simgesinin devamlı varlığı ve şiir başlığındaki anne ifadesidir. ‘Anne’ doğurganlığı, mürebbi vasfıyla terbiyeyi ve yeniden dirilişi ifade eder. Hilmi Yavuz bu yönüyle o yitik medeniyete göz kırpar.
Şair; 1936 ve İstanbul doğumlu, muhtemelen İstanbul işgalini yaşayan son nesil Osmanlı hanımlarından birinin oğlu. Annesi, işgalin belki de birinci dereceden tanığı olduğundan acıyla birebir muhatap. Tüm bunlar Osmanlı medeniyetiyle annesi arasında bir bağlantı kurmasına sebep oluyor. Ülkü bağlamında o günün kadınıyla günümüz kadını arasında köprü kuruyor. O günün kadını ne kadar ülkenin ve ülkünün içindeyse, bozkırın ekiniyse, bu günün kadını o kadar vazodaki plastik çiçek oluyor!
Anne, memleket, anavatan! Evlatlarını sımsıkı koynuna alan ve gözyaşı kan olan ‘Toprakana’. “annem içini çekiyor kimi ansa” dizesi, gelinen durumun vahametinin acılı bir ifadesi. İnsanlığın saadetini temsil eden, üç kıtada boy veren, hasta iken bile terazinin diğer kefesi olabilen bir medeniyetin tarihten silinmesinin hüznünü yaşarken modern bir ağıt yakar bu şiiriyle şair. Yenilmiş bir medeniyetin rûhunu ortaya koyarken üzerine bir nevi balbal taşları diker “hiçbir şeyde yok gibi ve her şeyde var” [Akşamın Yarısında] olan birilerini ararken. “…ve nerdesiniz, âh, evet nerdesiniz, yok saydıklarım” [Akşamın Yarısında] diyerek özlemini de ortaya koyar. “bir kapı açıldı, ansızın, baktık / akşam!.. kimse benzemez oldu kendine” Şair burada kelimelerden bir resim çiziyor, parlak bir kartpostal koyuyor ortaya. Sıkı sıkıya örtülmüş korunaklı kapılar irademiz dışında ansızın açılıyor. Şaşkınlıkla tüm olup bitenleri bir bakıma temaşa ettik diyor şair. Sonra alacakaranlıkta yüzler seçilemez oluyor. Gerçek karakterler bir bir soluyor. Batılılaşma serüveniyle başlayan değerlerimizi yok sayma, en sonunda korunaklarımıza da girerek kendi benliğimizi hiçselleştirmemize sebep oluyor. Evimizin! içinde “bir odadan ötekine geçmek bile…” kendimize ne kadar yabancılaştığımızı ve ne denli bir iç gurbet yaşadığımızı apaçık ortaya koyuyor. “her yer alacakaranlık gurbet” dizeleriyle de o günlerin resmini çizen merhum Necip Fazıl’ın, “Öz yurdunda garipsin, öz yurdunda parya” dizelerine bir gönderme yaptığı kanısındayım.
Üçüncü kilit son dörtlükteki ‘türkü’ imgesidir. Türküler kültürlerin öz malıdır. Popüler kültürün tesirinde kalarak lümpenleşseler de anlaşılan mânâda türküler bizim hayatımızdan kesitlerdir. Öpöz yaşanmışlıklarımızdır. Ninnilerle ön sözümüz, ağıtlarla son sözümüz olur türkülerimiz. Soy kütüğümüz, genetik şifremizdir türküler bizim. Türküler ilk ağızdan tutulan günlüklerimizdir. Bir kilim motifi kadar söyleyecek çok söz taşır içinde. Bizim rengimizi güneşe sunan kök boyalar kadar derinliklerindendir toprağın. Rûhumuzun eleğimsağmasıdır türküler.
Akşamın gelişliyle annenin gidişi, karanlığın çökmesiyle aydınlığın çekilmesine türküyle gönderme yapar. Şiirde annenin ölümü aydınlık bir medeniyetin sonudur, tıpkı söylenmiş bir türkü gibi. Türkü, çok sesli bir yalnızlığı imleyen acı bir sondur. Bir nevi ölüme de işaret vardır. “bir türkü söylendi, neyin tadı var / çekildik, bir başına kaldı o türkü” Burada ‘çekildik’ sözcüğü bir askerî birliğin geri çekilmesi hissini uyandırmakta. Bir zamanlar Akdeniz’i göl gibi düşlerken “bir hayâl olmadadır göl şimdi” [Doğunun Geçitleri] mısralarıyla anlam tanımlanırken, “acı biziz, biziz yine / bozguna bağlıyız, yola mahkumuz” ve “sel gittiyse kalan kumuz” [Doğunun Gurbetçileri] mısraları bütünleşir. Balkanlardan, Musul’dan, Kerkük’ten, Hicaz’dan ve diğerlerinden her defasında “kapılar arkamızdan kapanmadılar” hissiyatıyla geri çekilmemiz bir teslimiyetin içselleştirilmesini ifade eder.
Tanzimat’tan sonra bir bakıma dikte edilen hayat tarzıyla dış görünüşü değişen insanımız yeni yaşantıyı da benimseyememiş, bir nevi oksimorona tutulmuştur. Bununla beraber Osmanlı’nın yıkılışı, çeşitli savaşlara sürükleniş, savaşlarla ekonomik ve sosyal hayatın çökmesi ve akabinde istiklal mahkemeleri, ihtilaller, devrimler insanımızın tamamıyla kendi içinde, donuk bir karakter almasına sebep olmuştur. İşte burada “goblen ve tülbent” anlam kazanır. Goblen kelimesinin kullanılması bize dikte edilen, özümüzde olmayan ama çok daha güzel alternatifleri olan bir simgedir. Mesela niçin kanaviçe, iğne oyası denmiyor? Goblen ve tülbenttin yan yana kullanılması Tanzimat sonrası zihinsel karmaşıklığımızı ve çelişkilerimizi ifade eder. Bir başka dikkat çekici taraf: “soldu annem, solarken goblen ve tülbent” dizesinde, değerlerinden kopan bir medeniyet yok olurken (solarken) tülbentle ifade edilen doğu yani öz, bununla birlikte goblenle simgeleştirilen batı kimliğimizde soluyor. Karakter nakli, doku uyuşmazlığı sonucu tutmuyor. Ne batılı olabiliyoruz ne doğulu kalabiliyoruz! “kimliğim öldü benim, çoktan geçtim adımdan / âh, başka bir şey değilim aynalarımdan” [Kimlik Sonnet’i] şiirine de göndermeler yapıyor.
Ayrıca burada goblenin çeyizi çağrıştırması ve genellikle yatak odasıyla alâkalı kullanılıyor olması mahremimizin de aşikâr pazara dökülüşünü ifade eder. Bu tez, tülbentin çıkarılmış olmasıyla da kuvvet kazanır. Bir kadın cenazesinde tabutun üzerine genellikle onun tülbentti konur. Ölüm anına kadar mahrem sayılan yatak odası ölümle birlikte herkese açılır. Âdeta özel olmaktan çıkar kamusala dönüşür. Özden kopuş mahremimize, genlerimize işleyerek nesillere aktarılan yılışık bir yağma şeklinde milletimizin ufkunu bulandırır.
Goblen ve tülbent kenarı yapmak bir nevi iğneyle kuyu kazmaya benzer. Birer zanaatkârlık ifade eder. Bu süslü dünya, şairin “Müzeyyen Mâzisine’ işaret olmasıyla, şiiri bir özlem şiiri kılar. Kaybolup gitmiş, rûhunu yitirmiş kocaman bir medeniyetten billur birer avize gibi duran camilerin, hamamların, sarayların bir ölünün başucunda duran goblen ve tülbentten farkı ne? Her ikisi de solgun ve sahipsiz!
Şiirde örtülü ve dağılıp giden anlamı, gönderme ve çağrışımlarla bir araya toplayan girdap etkisini yitirdiğinde, beyaz köpükler altında anlam aşikâr gösteriyor yüzünü. En kısa mânâda şair tarihe ayna tutarak kimliğini anlamlandırmak ve duruşunu tanımlamak istiyor. Fakat bunu bir münâdî rahatlığıyla yapmıyor. Çilesini çekiyor. O, metaforlarıyla zihinlerde iç akıntılar meydana getiriyor. Bu akıntılara kapılmak ve şiiri anlayabilmek için doğru yerde ve zaman diliminde şiire yakın hatta şiirin içinde olmanız gerekiyor.
Bu yazı Yağmur Dergisinden Alıntıdır.
Please follow and like us:
Yazar Hakkında

Yazar : admin

Yazar Hakkında :

Yazarın Tüm Yazıları İçin Tıklayınız

Yorumlar
İsminiz
E-Posta Adresiniz
Yorumunuz

This blog is kept spam free by WP-SpamFree.

Yorum onaylama sistemi etkin; yorumunuzun yayınlanması biraz zaman alabilir.

  • Meta

  • Enjoy this blog? Please spread the word :)