Ali Ulvi Kurucu’nun Ruhum Sana Aşık Şiirinin Tahlili

06.02.2012 tarihinde ŞİİR TAHLİLLERİ kategorisine eklenmiş, Kişi Okumuş ve 0 Yorum Yapılmış.

Ruhum Sana Aşık / Fuat BİNER 
Türk Edebiyatı, dinî konuların terennüm edildiği türler bakımından oldukça zengindir. Milletimizin Hz. Peygamber’e duyduğu sevgi, bağlılık ve hürmet hislerinin göstergesi olan bu türler arasında binlerce örneğiyle en çok kaleme alınmış olan tür ise na’ttır.1 İslâm medeniyeti dairesinde başlangıçtan itibaren meydana getirilen her tür ve biçimdeki edebî eserde, mutlaka Hz. Peygamber’e duyulan sevgi, aşk ve bağlılığın ifâdelerini bulmak mümkündür.2 Bu ifadeleri bulabileceğimiz na’tlardan biri de Ali Ulvi Kurucu’nun Hz. Peygamber’e karşı hissettiği derin hürmeti ve samimî sevgiyi terennüm ettiği şiiridir.
Medeniyetimizin yetiştirdiği büyük mütefekkir ve aynı zamanda şair olan Ali Ulvi Kurucu, sınırlarını Kur’ân ve sünnetin çizdiği bir hayatı yaşamış; bu hayatın dışavurumu olarak ruh minberinden Hz. Peygamber’e olan aşk ve muhabbetini dile getirmiştir.
Rûhum sana, varlık sana hayrandır Efendim!
Bir ben değil, âlem sana kurbandır Efendim!

Kur’ân’ı Kerim’de 43 kez zikredilen ruh, “İnsana hayat veren ve onu, düşünen, anlayan, idrâk eden bir kişi hâline sokan maddî olmayan, ölümsüz varlık.”3 tanımıyla ifâde edilmiştir. Secde Sûresinde, “Yarattığı her şeyi güzel yapan ve (ilk) insanı yaratmaya da çamurdan başlayan, sonra onun neslini, hâkir bir suyun özünden (spermadan) yaratan sonra onu (tastamam) düzeltip ona kendi rûhundan üfleyen, sizin için kulaklar, gözler ve gönüller yaratan O’dur. (Buna rağmen) ne kadar az şükrediyorsunuz!”4 âyetiyle varlığın oluşumundaki sistematik düzene, Hak Teâla’nın rûhundan üfürmesi, varlığa en güzel biçimi kazandırmıştır.­ Böylece, şiirin ilk mısraında varlıkla beraber ruhun zikredilmesi yaratılıştaki mükemmelliğe işâret eder ki, varlık rûhla birleşince hayâtiyet kazanmaktadır; böylece şair, varlığını oluşturan bütün unsurlarla Hz.Peygamber’e (s.a.s.) olan hayranlığını dile getirmiş olur; fakat bu muhabbet ölçüsü bu kadarla sınırlı kalmaz âlemlerin yaratılmasına vesile olan Peygamber Efendimize bütün âlem kurban olarak atfedilir.
Ecrâm ü felek, levh ü kalem mest-i nigâhın
Dîdârına âşık Ulu Yezdan’dır Efendim!
Birinci beyitteki ‘bütün âlem’ kavramı, ikinci beyitte izahına kavuşarak kâinatı kuşatan varlıkların muhabbeti ve Hakk’ın mahbûbuna olan sevgisi, mânâ zenginliğiyle beraber peygamber sevgisine gösterilecek güzel bir örnektir. Bu öyle büyük bir sevgi ki kâinattaki bütün varlıklar, gökyüzü, her şeyi ind-i ilâhide yazan kalem sevgilinin bir bakışıyla sarhoş olmuşlardır. Bu sevginin kaynağı muhakkak ki Hz. Muhammed’dir. Hadis kriterlerine göre zayıf hadis olan; mânâsı itibâriyle mutasavvıflarca çokça zikredilen “Sen olmasaydın âlemleri yaratmazdım”5 sözü, tasavvuf erbâbınca kâinatın hamurunun ‘muhabbet’ olduğunu belirtmektedir. Eşrefzâde Rûmî’nin dediği gibi: “Yoğ idi levh ü kalem, aşk var idi / Âşık u ma’şûk u aşk bir yâr idi / Âşık u ma’şûk u aşk bir yâr iken / Cebrâil ol arada ağyâr idi”
Aşkı varlığın yaratılmasından öncesine götüren Hüdâyi Hazretleri de benzer bir yaklaşımla şöyle demektedir: “Tıynet-i Âdemde evvel konmasa sevda-yı aşk / Cenneti bir dâneye satmazdı ol dânâ-yı aşk” Sûfînin amacı Allah’a ulaşmak olduğuna göre, ‘Allah’ın sırrı ve tecellînin remzi bu aşkta gizlidir.’6 Bu aşkın tezahürünü Yunus Emre şöyle dile getirmiştir: “Hak yarattı âlemi, aşkına Muhammed’in / Ay ü günü yarattı, şevkine Muhammed’in / Ol! dedi oldu âlem, yazıldı levh ü kalem / Okundu hatm-i kelâm, şânına Muhammed’in”
Mahşerde nebîler bile senden medet ister,
Rahmet, diyen âlemlere Rahman’dır Efendim!
Kıyâmetten sonra insanların tekrar dirilip toplandıkları yer olarak târif edilen mahşer meydanı, muhtelif manzaralarla âyet ve hadislerde anlatılmıştır. “O gün, yer başka bir yere, gökler de (başka göklere) döndürülecektir. İnsanlar (kabirlerinden kalkıp) bir ve Kahhar olan Allah’ın huzurunda toplanacaklardır’7 O dehşetli günde herkes kendi derdinde kendi telâşında olacak, peygamberler dahi bu dehşetin korkusundan kendilerinden geçecektir. Herkesin mahşerin sıkıntısı, ızdırabı karşısında “nefsim nefsim” dediği anda sadece Hz. Muhammed (s.a.s.) “Ümmetim, ümmetim”8 diyecektir. Gâlip Dede, âşıkane bir üslûpla yazmış olduğu Müseddes Na’tında o anları şu mısralarla terennüm eder:
Ol dem ki velîlerle nebîler kala hayrân
Nefsî deyü dehşetle kopa cümleden efgân
Ye’s ile usâtın ola ahvâli perîşân
Destûr-ı şefâ’atla senindir yine meydân
Sen Ahmed ü Mahmûd u Muhammedsin efendim
Hakdan bize sultân-ı mü’eyyedsin efendim
Sevgili Peygamberimiz de (s.a.s.) bu konudaki bir hadis-i şerifinde; “Her Peygamberin müstecap [Allah’ın kabul edeceği] bir duası vardır. Her Peygamber, o duayı yapmada acele etti. Ben ise bu duamı kıyâmet gününde ümmetime şefaat etmek üzere sakladım.” buyurmuştur.9 Âlemlere rahmet olarak gönderilen Efendimiz, böylelikle hem dünyada, hem de ukbada yegâne kurtarıcı olarak zikredilmiştir.
Kıtmîrinim Ey Şâh-ı Resûl, kovma kapından,
Âsilere lûtfun yüce fermanıdır Efendim!
Şair vuslatın eşiğinde bir kıtmir edasıyla yakarışta bulunarak fermânını diler; çünkü fermân sahibi olan Hz. Peygamber (s.a.v.) merhametin ve affın yegane sahibidir. Düşmanlarına dahi merhameti esirgemeryen, Uhud’da dişini şehit edenlere, Taif’te taşlayanlara beddua etmeyen, insanlığa muştu getiren peygamberin yüceliği Kur’ân’da şöyle zikredilir: “(Ey insanlar!) Andolsun ki, size kendinizden öyle bir peygamber geldi ki, sıkıntıya uğramanız ona çok ağır gelir. Size çok düşkün, mü’minlere karşı çok şefkatli, çok merhametlidir.”10 Şairin başka bir şiirinde de benzer bir yaklaşımla aşk u niyazına rastlarız.
Peygamber aşığı olan şair, bu beyitte cürmünü ikrar ederken, aşkını da izhar etmiştir. “Ben Rasûl-i Kibriyânın, bülbül-ü nâlânıyım / Mücrimim gerçi, cemâl-i Mustafâ hayrânıyım”
Tâ Arş’a çıkar her gece âşıkların âhı,
Metheyliyen ahlâkını Kur’ân’dır Efendim!
Şiirin bütününü çevreleyen Hz. Peygamber aşkı, vuslat ümidiyle yanan âşığa âh ettirir. Âh mazmunu ‘divan şiirinde âşığın aşk ateşiyle gönlünden çıkan bir duman olarak düşünülür.’11 Arap harfleriyle yazıldığında ebced karşığı yedi olan ‘âh’ mazmunu, “…Sonra göğe istivâ edip de onları yedi gök olarak düzenleyen O’dur. Ve O, herşeyi bilendir.”12 Gökyüzünün de yedi kat oluşuyla birleştirildiğinde aşığın âhı arşa ulaşır. Bir başka peygamber sevdâlısı olan Osman Hulusi Hazretlerinin şiirinde peygamber sevgisi şu şekilde dile getirilmiştir:
“Bu cihânın mülk ü malı eğlemez bu gönlümü
Zevk u şevki mâh u salı eğlemez bu gönlümü
Gayrıların hadd ü hâli eğlemez bu gönlümü
Düşünüp ruhsâr-ı yârı ağlarım ah ağlarım”
Aslında Hz. Peygamberin yaratılmasıyla onu öven manzum ya da mensur ifâdeler, ilhâmını Kur’ân’dan almışlardır. Hakk’ın kelâmında şöyle buyurulmaktadır. “Ey İnananlar! And olsun ki, sizin için, Allah’ı ve âhireti arzu eden ve Allah’ı çokça anan kimseler için Allah’ın Elçisi en güzel örnektir.’13 Kur’ân’da en güzel örnek olarak verilen Hz. Muhammed için âşıklar sultanı Mevlâna, şöyle der: “O’nun vasıflarını şerhini eğer ben devamlı durmadan söylesem, yüzlerce kıyâmet geçer de o yine bitmez.”
Aşkınla buhurdan gibi tütmekte bu kalbim,
Sensiz bana Cennet bile hicrandır Efendim!
Aşkın ateşi öyle tesirlidir ki; Yunus’a: “Bir zerre ışkun odı kaynadur denizler / Düşdüm ışkun odına tutuşuban yandum ben” dedirtir. Aşk ateşinin zerresi dahi denizleri kaynatmaya muktedir ise âşığın kalbini dağlayıp ateşe salması daha kolay olacaktır. Böylece şâirin kalbindeki aşk ateşi alevlenip “buhurdanda tüter amberler”14 misâli kalbten râyihalar saçar. “Gerek klasik kültürde gerekse halk kültüründe sık sık karşımıza çıkan, kalbe ateş düşmesi, aşk yüzünden ciğerin kebab (büryan) olması gibi, ateş-aşk ilişkisine dair bütün tasavvurların kaynağı, muhtemelen İbnü’l-Arabî’nin eserlerindeki spekülasyonlardır. Fütûhât-ı Mekkiyye ve Tedbîrât-ı îlâhiyye’de, kalpte harâretin artışını ve bunun neticelerini safha safha anlatan İbnü’l-Arabî’ye göre, Allah bir kuluna vecdin herhangi bir çeşidiyle “maarif inzal etmek ve bu hâli zevkan bildirmek murad eyledikde” kalbinin üzerine bir “kurb serinliği irsal eyler”, yani ya­kınlığını serinlik şeklinde duyurur. Böylece kalbin üst kısmındaki hava soğuyarak aşağı inerken, tabiî sıcaklığı dimağa doğru yükselmeye başlar. “Böyle olunca hararet mün’akis olub saha-i kalbe sürtününceye kadar esfele meyleder. Bu sürtünmeden bir nâr tevellüd edip suûd eyler. Ve eğer berd yakîn ve kurb bulutunda bir menfez bu­lursa suûd eder. İmdi bu teevvüh tesmiye olunan zeferât olur. Ve eğer bir menfez bulamazsa sehâb-ı a’lâ rutûbatı-na onun cemdinden hulul eyler.” Bu kadar da değil; İbnü’l-Arabî, kalpten ciğerlere sirâyet etmesi hâlinde, âh sadâsıyla birlikte çıkan nefesten yanık kokusunun yayılacağını söylemektedir.15
Âşığın yanan kalbine devâ, ikinci mısra mefhumu muhâlifinden okunduğunda, mâşuka ulaştıran vuslat anı olacaktır. Çünkü tasavvur edilemeyecek nimetlerle dolu olan cennette bile âşık mahzundur ayrılık acısının elemini çekmektedir. Şair bir nevi Yunus diliyle şöyle niyazda bulunur: “Cennet cennet dedikleri / Birkaç köşkle birkaç huri / İsteyene ver onları / Bana seni gerek seni”
Doğ kalbime bir lâhzacık ey Nûr-i Dilârâ
Nûrun ki gönül derdime dermandır Efendim!
Var oluşun aslı olan aşk, âşığın kalbine dertler salar. Gönül bu dertlere dûçar olurken âşık istimdâd eyleyerek niyazda bulunur. Ey gönlümü çalan nur bir an dahi olsa kalbime doğ; çünkü nûrun derdimin dermanıdır. Aziz Nesefi aşkın mertebelerini izah ederken, “Aşk bir ateştir, ateşin yeri de gönüldür.” der ve akabinde şunları sorar: “Eğer gönül olmasaydı aşkın vatanı neresi olurdu? Ve eğer aşk olmasaydı gönül neye yarardı?16 Mutasavvıflar onun içindir ki sevgiliye kavuşmada aşkın çerâğını yakarak kalplerini tutuştururlar. Kalbindeki yangından müşteki olmayan âşık, bilir ki derman derdinde gizlidir. Aşk vatanı olan gönül alev alev yanarken aşık, Hz. Peygamber’in nûrunu murâd eder ve onu diler. Yunus diliyle söyleyecek olursak, “Aşkın aldı benden beni / Bana seni gerek seni / Ben yanarım dün ü günü / Bana seni gerek seni”
Ulvî de senin bağrı yanık âşık-ı zârın
Feryâdı bütün âteş-i sûzandır Efendim!
Şiirin son beytinde, âşığın bağrında yanan ateşler feryâd olur ve efendiler efendisine yönelir. O ki, ona yöneleni eli boş çevirmeyen, onu isteyeni reddetmeyendir. İşte Asr-ı Saâdetten bir tablo. Hz.Hatice evlendikten sonra kölesi olan Zeyd’i Hz. Peygambere hediye eder. Allah Rasülü Zeyd’i azât edip evlât sayarak bağrına basar. Fakat Zeyd’in Yemenli ailesi onu aramaktadır. Yemenliler Kâbe’yi tavaf ettiklerinde Zeyd’i görür ve ailesine haber verirler. Haberi alınca Mekke’ye koşan Haris, ağlayarak Rasülullah’a: “Ey Abdülmuttalib torunu, Ey bu kavmin ulusu; biz evlat diye yanarız, ne olur ver onu bize! Ücreti neyse ödeyelim.” Rasülullah tebessüm ederek cevap verir. Meraklanmayın. Zeyd bizimle. Çağırıp kendisine durumu bildirelim. Onu serbest bırakalım. Şâyet size gelmeyi tercih ederse, bir şey vermenize gerek kalmadan, onu alıp götürebilirsiniz. Şayet beni tercih eder, yanımda kalmayı isterse, Allah’a yemin ederim ki, beni tercih edeni kimseye terk etmem, yanımda kalır.
Üstad Ali Ulvi Kurucu’da “Derdimendim yâ Rasûlallah, devâ ol derdime,” diyerek Allah Resulünü tercih etmişti. Âşık hicran orucunu, vuslat iftarıyla bayrama çevirecekti. Şairin dediği gibi: “Çektim firâkın savmını erdim cemâlin ıydine / Aç leblerin meyhanesin ney gibi nâlân et beni” Mübarek beldelerde gizli gizli ağlayan yanık bir yürek olan, peygamber şehrinin müdavimi Ali Ulvi Kurucu’da aşkıyla yandığı efendisine 4 Şubat 2002 tarihinde kavuştuğunda vuslata nail olmuştur. Niyazî Hazretleri’nin nutk-ı şeriflerinde buyurduğu gibi: “Sular gibi çağlar isen / Tez bulunur umman sana”
Özet olarak söylemek gerekirse, şiirin bütününde yüceliği, tavsif ettiği özellikleri ile kainatın yaratılmasına vesile olan Hz. Muhammed’e (s.a.v.) duyulan sevgi ve muhabbet samimi bir dille ifâde edilmiştir.
Dipnotlar
1             Gümüş Tül ve Alevler, Ali Ulvi Kurucu, Nedve Yayınları, İstanbul, 1970.
Emine Yeniterzi, Türk Edebiyatında Na’tlar, Yağmur Dergisi, 15 Nisan – Mayıs – Haziran 2002.
2             Amil Çelebioğlu, Türk Edebiyatında Manzum Dinî Eserler, Eski Türk Edebiyatı Araştırmaları, İstanbul, 1998, s. 356-357.
3             Şamil İslam Ansiklopedisi.
4             Secde Sûresi,7-8-9.
5             Mehmet Yılmaz, Edebiyatımızda İslâmî Kaynaklı Sözler, İstanbul 1992, s. 113.
6             İskender Pala, Ansiklopedik Divan Şiiri Sözlüğü, Kapı Yayınları,2004, s.38.
7             İbrahim Sûresi, 48.
8             Tirmizi, 4/321; Kıyame. 9, H. N: 2433.
9             Buhari, Da’avat 1, Tevhid 31; Müslim, İman 334, (198); Muvatta, Kur’an 26, (1, 212); Tirmizi, Daavat 141, 3597.
10           Tevbe Sûresi-128.
11           İskender Pala, Ansiklopedik Divan Şiiri Sözlüğü,Kapı Yayınları,2004, s.10.
12           Bakara Sûresi, 29.
13           Ahzab Sûresi, 21.
14           Arif Nihat Asya.               
15           Beşir Ayvazoğlu Âh mine’l-aşk ,Kuğunun Son Şarkısı, 43–50.
16           Yusuf Çetindağ ,Doğuda Aşk Bir Başkadır,Emre Yay., s.197.
 Bu yazı Yağmur Dergisinden alıntıdır.
Please follow and like us:
Yazar Hakkında

Yazar : admin

Yazar Hakkında :

Yazarın Tüm Yazıları İçin Tıklayınız

Yorumlar
İsminiz
E-Posta Adresiniz
Yorumunuz

This blog is kept spam free by WP-SpamFree.

Yorum onaylama sistemi etkin; yorumunuzun yayınlanması biraz zaman alabilir.

  • Meta

  • Enjoy this blog? Please spread the word :)