KÖSE İMAM TİYATRO METNİ

02.10.2011 tarihinde TİYATRO METİNLERİ kategorisine eklenmiş, Kişi Okumuş ve 0 Yorum Yapılmış.

KÖSE İMAM
     Mehmet Akif ERSOY’un Köse İmam adli manzumesinden uyarlanmıştır.
     Sahneye Uyarlayan   :   Burhan TOPÇUOĞLU   ( Edebiyat Öğretmeni )
OYNAYANLAR    :
Ali Şevki Efendi     (M.Akif’in babasının talebelerinden, kendisinin yakın dostu)
Köse İmam             ( İlmi az fakat görgüsü  çok bir imam )
Asım                        ( Ali şevkinin oğlu)
Kadın
Memiş                    
İhsan                      ( ayyaş görünümlü )

       Olay Ali Şevki beyin evinde geçer. Oda  sade fakat çok iyi döşenmiştir.  Sedir minder ve yastıklarla bezenmiş, yer minderleri de vardır.
İlmi az, görgüsü çok, yaratılışı yüksek bir imam
Tanırım ben, ki sağlığında tanıtmıştı babam.
“ Kim bilir şimdi ne alemde benim şanlı kösem;
Görmedim beş senedir bari gidip bir görsem…”
Diyerek, dün gece güç hal ile buldum evini.
Koca insan : nasıl sevinçle kabul etti beni:
ASIM – Mehmet Akif amca Mısır’dan dönmüş.
ALİ ŞEVKİ- Öğlemi…  Yarın gidip görelim.
ASIM- O, daha önce davranıp, sana gelmezse gideriz.( sessizlik olur Ali Şevki bey bir kitap alır okumaya başlar. Bir müddet sonra kapı  vurulur. M. Akif içeri girer Ali Şevki Bey yerinden fırlayarak.)
ALİ ŞEFİK-
Gel ayol gel , Hoca zadem, bizi ihya ettin…
Ne keramet gibi tesadüf; seni andıktı demin.                                                                                                                                                   
           (Odanın baş köşesine M.Akif oturtturulur.)
             Hoş geldin, sefalar getirdin üstadım… Şükürler olsun kavuşturana..
KÖSE İMAM–  Hoş bulduk kardeşim.
ASIM—Hoş geldiniz Akif amca  ( eğilir elini öper.)
ALİ ŞEVKİ – Özledin mi bizi üstat?
İMAM – Özlemek mi…. Özlemek mi…. (kesik kesik konuşur )  Mısırdan 3 gün 3 gecede geldim. Bu üç gece otuz asır kadar uzun sürdü. Oralarda on bir yıl kaldım… Fakat bir an oldu ki…  on bir gün daha kalsaydım çıldırırdım.
ASIM-  Ya kavuşmanın sevinci ?
İMAM– Onu sorma oğlum… Onu bun kendi kendime bile soramıyorum, ancak ne yazık ki vapurdan çıkar çıkmaz hastalanıp yatağa düştüm; hiçbir şey göremedim… Şimdi biraz iyiyim…Amma, cennet gibi yurdumdayım ya… Çok şükür…
         Karaciğerim , dalağım şişmiş… Geldik yattık burada. Müşahede altına  aldılar, bakalım ne olacak.
ALİ ŞEVKİ- Milli Mücadelenin ilk günlerinde Ankara İstasyonunda ki, karşılaşmamızı hatırlıyorum.
İMAM–  Ha… Evet…Evet…  İstanbul’dan mücadele aleyhine  fetva çıktığı  gün ayrılmıştım. Üsküdar’dan  araba ile, şimdi ismini hatırlayamadığım bir köye gittik. Oradan “Cuma” yı  tuttuk. O zaman Adapazarı nda karışıklıklar vardı, girmedik. Kenarından geçtik.  Kâh öküz arabalarıyla kâh  beygirlerle Lefke’ye geldik.  Ve trenle Ankara’ya ulaştık.
         Ankara…..   kaynıyordu….. Heyecan ve helecan içinde… Kimsenin kendini düşünecek hali yoktu. 
         Her sabah bir başka Ankara oluyordu orası… Her gün bir evveli arardı sanki insan…
         Güneş bile, sanki bir gün evvelkinden daha az parlak doğardı… sönmeğe doğru giderdi…Hiçbir şey kalmamış gibi idi kimsede… Lâkin, O hava içinde kimsenin…       “ Eh artık her şey bitti” diye tam karamsarlığa düştüğü hamdolsun  görülmedi. Hayır… Asla karamsarlığa düşmedik. Zaten başka türlü çalışabilir mi idik ? Ne topumuz vardı, ne tüfeğimiz. Fakat imanımız büyüktü.
        (Akif yerinde düzelir. Hastalığın etkisiyle yastıklara yaslanır, heyecanlıdır. Asım dışarıya çıkar bir müddet sonra elinde kahve tepsisiyle içeri girer.)
İMAM– İstiklal Marşı…” Doğacaktır, sana vaat ettiği günler hakkın!”  Bu ümitle, imanla yazılır.   İmanım ve inancım olmasaydı  yazabilir mi idim?
ALİ ŞEVKİ- yazılamazdı.
İMAM- Zaten ben,  başka türlü düşünüp, başka türlü yazanlardan değilimdir. Bu elimden gelmez… İçimde ne varsa, bütün duygularım yazılarımdadır.  Şu var ki, İstiklal Marşı nın  şiir olarak bir kıymeti yoktur. Ancak tarihi bir değeri vardır…
          “ Kim bilir belki yarın, belki yarından da yakın.”
ALİ ŞEVKİ- Ya büyük zafer üstadım?… O anda ne duydunuz?
 
        ( Akif ’ın kalbi durmuş gibi, sarsılıyor, sonra bir anda yeniden canlanmış gibi nereden geldiği bilinmez bir heyecanla gözlerinin içi gülerek.)
İMAM- Ahhh!…  Ahhh!… Allahım ne muazzam bir zaferdi o !  Ortalık herc-ü merc oldu. Beş altı saat içinde bir başka dünya doğdu. ( Tekrar gözlerini yumar.)  Ve biz mest olduk. Artık benim, ne düşünecek,ne yazacak, hatta ne de yaşayacak takatim kalmıştı…Bizim dilimiz tutulmuştu. Ordu, asker bizzat yazıyordu. (Akif ağır ağır anlatır Memiş, kahve boşlarını alır ve çıkar.)
ASIM- Efendim Mısır’da nasıl vakit geçiriyordun?
İMAM-  Kahire’nin yirmibeş kilometre güneyinde “ Helva” denen sakin asûde bir köşe vardı.  Orada oturdum. Zaten mütevazı yaşamdan hoşlanan birisiyim. Gürültüyü sevmem. İstanbul’da iken de böyle idim.  Mısır da Darülfünun işi çıkıncaya kadar Helvan da yaşadım. Son zamanlarda Kahire’ye  indim.
ALİ ŞEVKİ- Mısır’da bir şeyler yazdınız mı?
İMAM–   Geçmişten adam hisse kaparmış… Ne masal  şey! Beş bin senelik kıssa, yarım hisse mi verdi.
         “ Tarihi tekerrür” diye tarif ediyorlar; hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?
       
        Ve Helvan ’da  yazdığım “ Firavunla Yüz yüze” de
          Bilseydim, ey koca Mırsın ilah-i üryanı
        Bakan için mi hakikat? Meramın oysa hedef
        Fakat bu. Hakkı ne taştan , ne leşten istemek.
          Şu hastalığı üstümden atıp ta biraz kendime gelirsem, daha yazacak şeylerim var, hepsi hazır…
          Geçen yıl Mısır da bir resmimi çekmişlerdi… Güneşli bir hava idi.  Gölgem de up uzun kumlarda duruyordu. Bu resmin altına şöyle yazmıştım:
 “Hepsi göçmüş, hani yoldaşlarının hiç biri yok.
Sen mi kaldın yalnız, kafileden böyle uzak.
Postu sermekse meramın yola, serdirmezler.
Hadi gölgenle beraber silinip gitmene bak.
(Kapı şiddetle çalınır.)
ALİ ŞEVKİ – Bakın kim? Zaten
         Ev değil, han gibi bir şey; gece gündüz işler…
         Gönderin kahveye, Asım, gelen erkekse eğer.
ASIM- Ahmet’in annesi gelmiş.
ALİ ŞEVKİ – Hangi Ahmet, oğlum?
ASIM- Hani bizdeydi bugün…
ALİ ŞEVKİ – Ha ! Küçük Ahmet….Mâlum. Bize ait değil öyleyse…Haber ver içeri.
ASIM- Gir dedim istemiyor; sen bana gönder babanı. Diye ısrar ediyor,
ALİ ŞEVKİ- Girsene hemşire hanım!
KADIN – Varmayın üstüme
ALİ ŞEVKİ – (yerinden yavaşça kalkarak)  Nen var a kuzum anlayalım?
KADIN-
              Ne kafam kaldı dayaktan, ne gözüm, hep şişti:
Karşı koysaydım eğer mutlak işim bitmişti…
Ağladım, merhamet et, yapma dedim… Kim dinler.
Boşamakmış beni dünden beri düşüncesi meğer.
Üç çocuk annesi, emzikli kadın tek başına,
Koca evi silsin de, süpürsün de sana,
Yine sen bilmeyerek zâlim onun kıymetini!
Dene zavallıda kalkıp kolunun kuvvetini!
ALİ ŞEVKİ-
Dur kızım; ağlama sen, şimdi haber gönderirim:
Karı dövmek ne kolaymış, ona ben gösteririm!
          Çağırın bekçiyi…
          İhsan Bey’i bildin ya, Memiş? Hadi git şimdi getir…
(Memiş, odadan çıkar, Arkasından da Asım çıkat. Asım bir müddet sonra elinde şerbet tepsisiyle tekrar girer.  Biraz sonrada Memiş kapıyı vurarak girer.)
MEMİŞ- Kahvede yok, evde imiş;
ALİ ŞEVKİ- Şimdi gelsin
MEMİŞ- Gelemem kendisi gelsin, dedi.
ALİ ŞEVKİ-  Ya !  Ben gidersem iyi kaçmaz. Hadi git söyle ona: Şimdi gelsin
(Memiş tekrar odadan çıkar.)
Üstadım bir dörtlük oku da  Kulağımızın pası silinsin.
İMAM–
“-Sahipsiz olan memleketin batması haktır
Sen sahip olursan bu vatan batmayacaktır.
Feryadı bırak, kendine gel, çünkü zaman dar!
Uğraş ki telafi edecek bunca zarar var.
“İş bitti! Sebatın sonu yoktur!” deme! Yılma!
Ey  millet-i merhume , sakın ye’se kapılma!
(  bir müddet sonra İhsan ‘la birlikte odaya girerler)
ALİ ŞEVKİ- Ne kibarlık bu beyim? Bir davet. Yetmiyor öyle mi?
İHSAN         Yorgundum efendim de…
Ali ŞEVKİ –Evet,
Haber aldık… O fakat sizce büyük bir şey mi?
On kadın dövse yorulmaz, benim İhsan Bey’imi
Bilirim ben ne tosundur?
İHSAN- Hocam, bak, ben kızarım!
Size halt etme düşer… Dövmüş isem, kendi karım.
Keyfim ister döverim, sen diyemezsin : “Dövme.”
Bu tecavüz sayılır doğrusu haysiyetime…
ALİ ŞEVKİ-Hangi haysiyetin, oğlum? O da varmış desene!
Beyimin bu şimdiki aslı esası olmayan haysiyetine
Diyecek yok… Yalnız rahat ararlarsa eğer,
Böyle külfetli şartlar altına hiç girmeseler!
İHSAN-  Sen imam, saçmalıyorsun… Yetişir artık dur.
Beni ısrarla davetteki maksat bu mudur?
ALİ ŞEVKİ- Karın geldi demin ağlayarak, sızlayarak…
İHSAN – Gözü çıksın domuzun, patlasın isterse, bırak!
ALİ ŞEVKİ- Döveceksin, ne boşarsın? Boşadın, dövmek niye?
Hem günah, hem de ayıp…
İHSAN-Bakma sen onun sözüne. Ne domuzdur onu bilsen!
ALİ ŞEVKİ- Nesi var, hırsız mı? Yoksa yüzsüz mü?
İHSAN- Değil  hiç biri … Fakat canımı sıktı akşam “edemem, üstüme evlenme!” diye.
               Ne demek ! Dörde kadar evlenir erkek, demeye kalmadan başladı şirretliğe…
               Kızmaz mı kafam?
ALİ ŞEVKİ-
Kustuğun saçmalığı yutsun diye, hey sersem adam!
Dövüyorsun, boşuyorsun elin öksüz kızını…
Haklı bir kere ya ! insan boşamaz haksızını…
İHSAN-
Boşamaz? Amma da yaptın ! Ya şeriat ne için
Bize evlenmeyi  ta dörde kadar emretsin?
İki alsam ne çıkar hürriyetin sayesinde?
Boşamışsam kendi karım, canım ister boşarım
İşte meydanda kitap! Hem alırız, hem boşarız!
ALİ ŞEVKİ-
Dara geldin mi, şeriat! Sus ulan beyinsiz!
Ne zaman camiye girdin? Hani tek bir hayrın?
Bir Yahudiyle senin var mıdır ayrın gayrın ?
Ağzı meyhaneye rahmet okuturken, hele bak,
Bana gelmiş de şeriatçı kesilmiş… Avanak!
Hangi bir günah yok ki amel defterinde?
Seni dünyada gören var mı ayık halinde?
Müslümanlıkta şeriat bunu emretmiş imiş:
Hem alır, hem boşarmış; ne kadar basit bir iş!
Karı boşamak konusunda bak ne diyor peygamber:
“Bir boşanma oldu mu dünyada, yer gök titrer!”
İki evlense ne varmış…Bu yenir herze midir?
Gerçi bazen olur dörde kadar evlenilir…
Bu kimin harcı, a sersem, hele bir kere düşün!
Tek kadın çok bile senin gibi erkekler için.
Hani servet? Hani sağlık? Ne ararsan yok;
Tamtakır bir kese var ortada, bir sıska vücut !
Sen dua et ki evde “şeraiti uygula” demiyor karın!
Yoksa, boynunda bugün zorca gezerdin yuların !
Kadın iş görmeyecek; varsa piçin bakmayacak!
Çamaşır, hatta, yemek nerde? Ateş yakmayacak.
Bunların hepsini yapmak sana ait “şer’an!”
Çocuk emzirmeye hatta olacak bir süt anan!
Boşarım, evlenirim bahsini artık kapa da,
Allah ne verdiyse yiyip , içip hoş geçinin bir arada.
Al götür karını haydi!…
( kadına dönerek)
          Kızım ,gel … Hele bak, gel diyorum!
Hatırım yok mu? İnatlık iyi olmaz yavrum…
Söyledim yapmayacak bir daha… Mahcup olmuş…
Böyle şeyler olağandır…
KADIN- 
Ne desem hepsi de boş!
Bu benim anlıma bir kere yazılmış…
ALİ ŞEVKİ-
Öyle!
Işığı tutsana asım!  Gidiniz devletle
( İhsan karısının elinden tutarak uygun bir şekilde çıkarlar. Ali Şevki yavaşça ayağa kalkar  İmam’ın yüzüne anlamlı anlamlı bakar, odanın içinde biraz gezinir.. İzleyicilere dönüp…)
**************************
          Gittiler neyse… dua et ki ucuz kurtuldun;
Bazı davalar olur, kış gecesinden de uzun!
Dinledin gördün a oğlum, ne bozuk terbiyemiz!
Ne yapıp yapmalı, insanlığı öğretmeliyiz.
Kurtuluş varsa, şu bizim halkı uyandırmalıdır,
Hangi millete baksan uyanık… Çünkü: Sabah!
Hele zavallı şeraitle nasıl oynanıyor!
Müslümanlık bu mu yahu? Diye insan yanıyor.
Gölgesinden bile korkup bağıran bir ödlek,
Otuz üç yıl bizi korkuttu “ şeriat” diyerek.
Vahdeti diye ihlaslı bir adam elde asa çıkıp
Bir alay askeri kestirdi. Sebep: “Yüce şeriat!”
Karı dövmüş, boşamış…” Allah’ın emri” ne denir!
Bunların hepsi emin ol ki cehalettendir.
Bana sor memleketin halini ben söyleyeyim:
Bir imam çükü bilir evleri… Ha bir de hekim.
Gel nikah kıy demesinler diye bazen kaçarım…
Düğün olmaz mı, gelir de bütün komşularım:
Yine kondun hoca derler, onu bilmezler ki.
Daha memnun olacaktım o düğünsüz belki.
Zerde karşımda durur kanlı yemek tavrıyla;
Öksüz ağlar sanırım çalgıyı duydum mu hele!
Bu neden? Çünkü nikahın sonu er geç boşanmak.
Yahut akşamki gelenler gibi hır gür yaşamak!
Düğün olsaydı ne iyi idi tek bir perde:
Ayrılık kısmı da var sonra bunun mahkemede:
Ne kadınlar, ne sefalet doğuranlar, görürüz:
İşte binlerce çocuk, hem baba sağ, hem öksüz!
Üç sınıf halka içim parçalanır, hem ne kadar!
İhtiyarlar, kadınlar, bir de küçükler; bunlar
Merhamet görmeli, yüz görmeli insanlardan:
Yoksa insanlığı nasıl anlar insan?
               ***********
Sözü bir parça uzattımsa da oğlum , affet…
Dertleşmek için başka adam yok ki… Evet,
Kimse söyletmiyor artık bizi, bak sen derde;
“Gerici!” damgası var şimdi bütün ellerde.
Bir fenalık görerek, yapma, desen alnına ta,
İniyor celî yazıyla Hamîdî tuğra!
İşte gördün ya, herif “”hürriyet sayesinde”
Diyerek, başlamak üzereydi hemen tehdide!
Eskiden vardı ya meydanda gezen ipsizler:
Hani “padişah sayesinde” deyip her şeyi yer!
Onların bir çoğu büyük hürriyetçi oldu bugün:
Gerici, nah kafa, bizler… Lütfedip bir hali düşün!
Bu cahillikle ilerlenmez; asra bakın: İlim asrıdır’
Oğlum, eğitiminiz ailelerden başlamalıdır.
Sadece hürriyeti ilan etmekle bir şey çıkmaz:
Hürriyet fikrini hazm ettiriniz halka biraz.
                                   BİTTİ
                                     
              
 
          
                       
Yazar Hakkında
admin

Yazar : admin

Yazar Hakkında :

Yazarın Tüm Yazıları İçin Tıklayınız

Yorumlar
İsminiz
E-Posta Adresiniz
Yorumunuz

This blog is kept spam free by WP-SpamFree.

Yorum onaylama sistemi etkin; yorumunuzun yayınlanması biraz zaman alabilir.